Tarih boyunca kimi kişiler, aileler, sülaleler, hanedanlar, ırklar, cinsiyetler ve milletler kendilerini insanlığın genel gidişatından ayırarak üstün olduklarını, diğerleriyle eşit seviyede tutulamayacaklarına inanmışlardır.
Kimine göre tanrı onları özel, ayrıca veya önce yaratmıştır. Geri kalanlar onlara hizmet için veya onların döküntüsü ya da artığı olarak vardır. Kimine göre de tanrı onları insanlığı uygarlaştırmak, çağdaşlaştırmak, ilerletmek için yaratmıştır.
Bunların hiç birinde insanlığın birliği ve eşitliği fikri yoktur.
Bu tür saplantılı ve kasıntılı kişilere, ailelere, hanedanlara, ırklara veya milletlere Kur’an’ın esaslı bir cevabı vardır ki yüzlerine tokat gibi iner:
“Allah’ın yoluna ve insanlığın yoluna dönmedikleri sürece nerede olurlarsa olsunlar alçaklık damgası yemeğe mahkûmdurlar.” (3/Ali-İmran; 112)
Ayette geçen Allah’tan bir ip/yol (hablun minellah) ve insanlardan bir ip/yol (hablun minen’nâs) tabirlerinin birbirini tefsir ettiğine dikkat ediniz. Dini çevrelerde genellikle Hablullah (Allah’ın ipi/yolu) bilinir de, bunun aynı zamanda Hablunnâs (insanlığın ipi/yolu) ile tefsir edildiği pek bilinmez.
HABL: Kök olarak “bir şeyin içinde olmak” demektir. Örneğin gebe kalmak, hamile kalmak (hablen), gebe bırakmak (ihbâl), ağ, tuzak (hibâl), hamilelik (habl), çıkış yeri, kaynak, başka bir şeyin içinde olan (habel), ip, urgan, sicim (hablun), gebe, hamile (hublâ), omurilik, bel kemiği (hablun şevkiyyun), şahdamarı (hablu’l-verid) kelimeleri bu kökten gelir.
Demek ki Allah’ın içinde olan (hablullah) ile, insanlığın içinde olan (hablunnâs) aslında aynı şeydir. Bu durumda Allah’ın içinde olan sevgi ve merhamet (rahmeh) ile insanlığın içinde olan vicdan, iç görü ve basiret birbirinin yerine geçmiş olur. Yani bunlar birbirini tefsir eder. Bunun için olsa gerek Kur’an’ın kendini insanlığın basireti, iç görüsü, vicdanı olarak tarif ettiğini görürüz. (45/20).
İşte buna dönmeyenler, içlerindeki bu sesi dinlemeyenler, bu yola, bu ipe sarılmayanlar zillet ve alçaklık damgası yemeye mahkumdurlar.
Şu halde ayette denmek istenen şu olmalıdır: İnsanlığın Rabbi tek Allah’ın “ipine” sarılmadıkça, onun yarattığı fıtrî gerçeğe dönmedikçe, kendilerini normal insanlardan üstün ve seçilmiş ırk olarak görmeyip, insanlık ailesinin eşit fertleri olduklarını kabul etmedikçe ve de insanlığın “ipine”; yoluna, temel değerlerine, sağduyusuna ve vicdanına dönmedikçe alçaklık damgası yemeye mahkûmdurlar. Böyle kendilerini üstün ırk veya seçilmiş millet sayarak kendilerini insanlığın gidişatından büyüklük taslayarak ayırdıkları, kendileri dışındaki milletlere üstten bakıp kendilerini onlarla eşit görmedikleri ve böylece insanlığın ortak yürüyüşüne katılmadıkları sürece Allah’ın gazabına uğrayacaklar ve “insanlık vicdanı” onları daima dışına atacaktır…
***
İnsanlar arasında kendini genel gidişattan ayırma ve kendinde bir şey vehmetme hastalığı sadece topluluklarda görülmez. Cinsiyet olarak özellikle erkeklerin kendilerini kadınlardan ayrı ve üstün tutarak ayırma hastalığının kökleri de kutsal kitaplara sokulacak kadar ileri gitmiştir.
Malum, yaygın inanışa göre kadın erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış olup, yaratılıştan gelen bir eşitsizlik, ayrı ve hatta aşağıda olma durumu söz konusudur.
“İşin kökeni” böyle tasavvur edilince, toplumsal düzlemde kadın-erkek ilişkilerini “eşitlikçi” bir zeminde ele almak mümkün olmamaktadır. Çünkü kadının kendi kaburga kemiğinden yaratıldığına inanan birisinin onu kendine denk görmesi zordur.
Şu halde “işin kökenine” inmek gerekir.
***
Söz konusu “kasıntılı” tasavvura göre, Allah bile yeryüzünde bir halife yaratacağı zaman onu önce “erkek” olarak düşünmüş oluyor. Daha yaratılışta; varlığı çıkışta kadının adı yok. Bu algıya göre -haşa- Allah, sırf erkeğe bir eğlence lazım olunca kadını yaratmayı hatırlıyor (!).
Bakın, dini bir inanış nasıl tüm ilişkilerin temelini belirleyebiliyor. Önce “düşüncenin temizlenmesi” faaliyetine buralardan başlamak gerektiğini bir kez daha görüyoruz. Buralar doğru olursa tabiî olarak ilişkiler de doğru kurulacaktır. Hep söylüyorum; dini yenilenme olmadan toplumsal yenilenme olmaz. İşin kökü buradadır. Bunu yapacak olan da dini dünyanın bizzat kendisidir.
***
Kanaatimce, yukarıdaki anlayış Kur’an’a dayanmamaktadır. Bu tür inanışların, eski dünya dinleri, özelikle de Yahudilik ve Hırıstiyanlık etkisinde kalınarak oluştuğunu düşünmekteyim.
Şöyle ki:
Dünya dinleri arasında ilk insanın yaratılışı ile ilgili başlıca iki tasavvur bulunuyor. İlki Yahudi-Hristiyan geleneğinin ataerkil (erkek-egemen) tasavvuru, ikincisi de bazı uzak doğu din ve mitolojilerinde görülen anaerkil (dişi-egemen) tasavvur…
Bunlardan ilkine göre Tanrı, ilk önce celal (güç, kudret) sıfatının bir tecellisi olarak “erkeği” (Adem) yaratmıştır. Sonra onu yalnızlıktan kurtaracak, gönlünü eğlendirecek bir varlık gerekmiş, bunun üzerine de, onun kaburga kemiğinden bir parça alarak kadını (Havva) yaratmıştır. Dolayısıyla aslolan erkektir; kadın onun süsü ve eğlencesidir.
Bu anlayış Tevrat’ta aynen şöyle geçer:
“Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu… Sonra “Adem’in yalnız kalması iyi değil” dedi, “Ona uygun bir yardımcı yaratacağım.” Derken Tanrı Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapladı. Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi. Adem “İşte bu benim kemiklerimden alınmış bir kemik, etimden alınmış bir ettir” dedi. Ona “kadın” denilecek, çünkü o adamdan alındı.” (Tekvin; 2/7, 21-23).
Bütün din ve mitolojilerde bozulmuş bir halde görülen, yüksek derecede “allegorik” anlatımlarla dolu olan ve aslında insanoğlunun zihninde bir “yaratılış muhayyilesi” oluşturmayı amaçlayan Adem kıssası, Tevrat’da geçtiği şekliyle erkeğin (Adem’in) mutlak önceliğini ve egemenliğini öngörür.
Nitekim daha sonraki bölümlerde Adem’i Havva, Havva’yı da yılan kandırıp yoldan çıkarır. Bu nedenle de yılan “Bütün yabanıl ve evcil havyanların en lanetlisi olarak anılmak, karnı üzerinde sürünmek ve ömrü boyunca toprak yemek, kadının ona, onun da kadına düşman olması” cezasına, Havva “Çocuk doğururken acı çekmek, kocasına muhtaç olmak ve onun tarafından yönetilmek” cezasına, Adem de “Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamamak, toprak tarafından diken ve çalı ile karşılanmak, yaban otu yemek, toprağa dönünceye kadar alın teri dökerek kazanç sağlamak” cezasına çarptırılır. (Tekvin; 3/13-18).
İncil’e göre de, bizler işte bu işlenmiş “ilk günahın” cezasını çekiyoruz. Çektiğimiz ceza cennetten kovulma ve sürgün cezasıdır. O ilk günahın cezasını çaresiz hep birlikte çekeceğiz. Ancak bu lanet olası sürgün yerinden Tanrı’nın kuzusuna (İsa) bağlanarak yani kiliseye sığınarak ve papazların müşfik eline teslim olarak kurtulabiliriz. Çünkü o insanlığı bu ilk günahın ebedi cezasından kurtarmak ve keffaret olmak için çarmıhta kendini feda etmiştir.
Demek hayat dediğimiz maceranın bütün özeti budur.
Görüldüğü gibi Yahudi-Hıristiyan geleneğindeki yaratılış, erkek, kadın ve hayat tasavvuru gayet ataerkil ve karamsardır.
***
Kimi eski din ve mitolojilerde ise “yaratılış miti” tamamen anaerkildir. İnsanların topraktan doğuşu dişi doğurganlığının göstergesi olarak “tanrıça” kavramında belirir. Buna göre toprak, doğurganlık, verimlilik ve yaratıcılığı ile dişiyi simgeler. Hind kutsal metinleri Vedalar şöyle der: “Toprağa, annene doğru sürün” (Rig veda, x, 18, 10).
Keza bu mitolojilere göre ana tanrıça dişi olduğu gibi, yarattığı ilk insan da dişidir. Sümer teogonisine (tanrıların doğuşu) göre Tanrıça Nammu “gök ve yeri doğuran ana” ve “bütün tanrıları yaratan kadın ata” olarak tanıtılır. Nammu “ezeli deniz” demektir. Tüm canlıların yatağı olan “ezeli sular”, kadın doğurganlığı ile özdeşleştirilerek Tanrıça Nammu şeklinde ifade edilir.
Bu yaratılış mitosunun kendi “anaerkil” düzenini de doğurduğunu görüyoruz.
Bu düzende Anayer (matrilocation) kocanın, evlendikten sonra karısının ailesinin yaşadığı yere yerleşmesine dayalı evlilik düzeni demektir. Bugün o dönemlerden kalma sosyal düzen Hindçini’nin bazı bölgelerinde hala devam eder. Toprağın ve mülkün kadına ait olması, evin geçiminden kadının sorumlu olması, kadınların dünürcü olarak erkek istemeye gitmesi, erkeğin süslenerek “ana evinden” çıkıp kadının evine damat gitmesi vs. (Eliade).
Fakat zamanla bitki yetiştirmeye dayalı üretim düzeninin değişmesi, toprak ve suyun doğal yaratıcılığından kaynaklanan üretim mekanizmalarının yetersiz kalması, savaşların artması, bina, tapınak, yol, ve kanal yapımlarının artmasıyla kas gücünün öne çıktığını ve tarihin sürekli kadınların aleyhine işlediğini ve egemenliklerini büyük ölçüde kaybettiklerini görüyoruz.
***
Peki, acaba Kur’an bu konuya nasıl bakmaktadır?
Dikkatle baktığımızda manzara şudur;
Kur’an’ın, yukarıda kısaca özetini verdiğimiz ataerkil veya anaerkil yaratılış mitoslarını onaylamadığını görürüz. Keza zamanla adalet ve eşitlik kimin aleyhine bozulmuşsa ondan yana şeriatlar (hukuk vaazı) gönderildiğini, Kur’an’ın indiği çağa gelindiğinde durum iyice kadınların aleyhine bozulduğu için, kadın-erkek ilişkilerini düzenleyen ayetlerin tamamının kadınların lehine, onları korumaya ve haklarını iadeye yönelik olduğunu görürüz.
Bunun sebebi şu olmalıdır: Başlangıçta yaratılan erkek veya dişi “ilk insan” değil; ilk insanlık özüydü (nefs-i vahide). Bundan çift (zevc) olarak erkek ve kadın aynı anda varoldu. Kur’an şöyle der:
“Ey insanlar! Sizi tek bir özden (nefs-i vahide) yaratan, ondan da iki eş (zevc) yaratan, sonra ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türetip çoğaltan Rabbinizin bilincinde olun. Adını dilinizden düşürmediğiniz Allah’ın öfkesini çekmekten sakının. Aile bağlarını gözetin. Allah hepinizi görüyor.” (4/Nisa; 1)
Bu ayette geçen iki kavramı mercek altına alalım: Nefs-i vahide ve Zevc.
NEFS-İ VAHİDE: Sözlükte “tek bir nefs, tek bir öz ” demektir. Öyle anlaşılıyor ki ayet Tevrat’ta geçtiği gibi, Allah’ın önce tek bir erkek yaratıp onun kaburga kemiğinden kadını yarattığını değil; her ikisini birden “tek bir özden” yarattığını anlatmaktadır (Ebu Muslim Isfahani). Yani: İlk insan (veya insanlar) türünün simgesi olarak Âdem ve Havva’nın, karşı cinsler olarak tek bir özden “birlikte” varolması söz konusudur. Çünkü Kur’an ısrarla yaratılış söz konusu olduğunda “nefsi vahide” tabirini kullanıyor. Tek bir rahimden (özden) doğan biri erkek diğeri kız “yumurta ikizleri” bir fikir verebilir. Demek ki ilk yaratılan tek başına erkek veya kadın değil; her ikisinin de içinden çıktığı tek bir öz (nefs-i vahide) dir. Sonra bundan erkekler ve kadınlar çoğalıp türüyor. (Bunun ne şekilde zuhur ettiğine dair değişik görüşler bulunuyor; tek bir Adem mi, yüzlerce Adem mi, evrimleşme mi? Buna ayrı makalede değineceğim. )
ZEVC: Sözlükte koca, karı, eş, çift, hayat arkadaşı demektir. Ayette geçen “nefs-i vahide” deyimine Adem veya erkek demenin bir manası olmadığı gibi “zevcehâ ibaresine de “Onun eşi (karısı)” veya “Onun eşi (kocası) demenin de bir manası yoktur. Bilakis bu “Ondan bir çift” manasındadır. Yani “Ondan (nefs-i vahideden) bir çift (zevc) yarattı.”
Zevc tabiri şu ayetlerde de “çift” anlamında kullanılmıştır:
“İki çifti (zevceyn), erkeği ve dişiyi, akıtılan bir damla sudan yaratan O’dur (53/45-46).
“Sizi tek bir özden yaratan, ondan da eşi ile huzur bulsun diye bir çift (zevc) vareden O’dur. Öyle ki eşi ile hemhal olunca, eşi hamile kalır ve onu bir müddet taşır. Doğuma yakın ikisi birlikte “Bize sağlıklı bir çocuk verirsen çok şükredeceğiz” derler. (7/189)
“Allah sizi topraktan, sonra bir damla sudan yaratmış, sonra da sizi çiftler olarak varetmiştir” (35/11).
“Şekiz çift (ezvâc) yarattı. İki tane koyun, iki tane keçi” (6/En’am; 143). Burada çoğul kipinde gelmesi 3-9 arası sayıların Arapça’daki kuralından dolayıdır. Aslında bu sekiz çift (zevc) demektir.
Demek ki “Ondan ‘zevc’ini yarattı” dan maksat, Adem’den Havva’yı, Havva’dan Adem’i veya erkekten kadını, kadından erkeği yarattı değil; “Ondan (nefsi vahideden) birbirine eş olarak bir çift yarattı demektir. Nitekim ayette cümlenin devamında erkek ve kadın tabirleri zaten ayrı ayrı kullanılıyor: “Sonra ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türetip çoğaltan…” (4/Nisa; 1).
***
Demek ki insan yaratılışının başlangıcı ne “ataerkil”, ne de “anaerkil” değildi. Tanrı ne güç ve kudret sıfatlarının (celal) tecellisi olarak önce erkeği, sonra da onun kaburga kemiğinden kadını yaratmış, ne de güzellik ve letafet sıfatlarının (cemal) tecellisi olarak önce kadını, sonra da ondan erkeği döllenmeden üreme (partenogenez) yoluyla doğurtmuştur.
Bilakis celal ve camal sıfatlarının her ikisi birden (aynı anda, hemdem, senkronik) bir şekilde tek bir insanlık özünde (nefs-i vahide) tecelli etmiş ve erkek ve kadın aynı anda bu tek özden varlık sahnesine çıkmıştır. Yani “işin kökünde” denklik vardır. Tek bir rahimden (sevgi ve merhamet yuvası) biri erkek, diğeri kız ikiz çocuğun doğması gibi.
Erkek ve kadın arasında dengesizlik ve eşitsizlik tarih sahnesine çıktıktan sonradır. Zamanla çeşitli toplamlarda iş ve üretim biçimleri veya sosyal sistemler kadının aleyhine işlemiş ve eşitsizlikler ortaya çıkmıştır. Allah da ilk doğuştaki adalet ve eşitlik durumunu sağlamak için adaletin yolunu gösteren peygamberler göndermiş, şeriatlar (adaleti sağlamaya yönelik hukuk düzenleri) vazetmiştir. Bunlardan en sonuncusu da Kur’anla gelendir. Kur’an’ın kadın-erkek ilişkilerine yönelik hükümlerinin neden sürekli kadınlardan yana olduğu buradan anlaşılabilir. Maksat ilk yaratılış anındaki denklik durumunu yeniden tesis etmek, onu bir toplumsal sistem dahilinde tezahür ettirmektir. Hak ve adalet mücadelesi bunun için vardır.
***
Yeri gelmişken, Kur’an’da Adem’in “cennetten kovulması” diye bir şeyi de göremiyoruz. Bu, Hıristiyan teolojisi olup dünyayı bir “kovulma yeri” olarak görür. Halbuki kovulan şeytandır; yani Adem’in veya Havva’nın (insanların) içinde dolanan kötülük dürtüleridir. İnsanoğlu (Adem) bunları içinden sürekli kovmalıdır. Bir hadiste geçtiği gibi şeytan, damarlarda kanın dolaştığı gibi insanın içinde dolaşır.
“Kovulma” diye yorumlanan olay Kur’an’da şu şekilde geçer:
“Allah “Birbirinize düşman olarak gidin/dağılın. İşte size bir süreye kadar barınma ve geçinme yeri olacak yeryüzü! Orada yaşayacak, orada ölecek ve orada diriltileceksiniz” dedi.” (A’raf: 24-25)
Ayette geçen [ ihbitû] kelimesi “İnin” değil “Gidin, dağılın” anlamındadır (Ebu Muslim Isfehani). Yani: Yeryüzünün bağlık bahçelik bir diyarında (Kabe ve civarı o zamanlar cennet gibi yemyeşil bir yerdi) yaratıldıktan/göründükten sonra zaman içinde “dağıldılar, başka yerlere gittiler, birbirlerinden ayrıldılar” denmek isteniyor. Bu durum emir kipinde (gidiniz, dağılınız) şeklinde ifade ediliyor. Cennetten yeryüzüne kovulma yok, yeryüzünün cennet gibi yeşillik bir diyarından başka yerlerine gitme, dağılma var. “Mısır’a gidiniz” [İhbitû Mısran ] ayetinde (2/ 61) geçtiği gibi.
Aksi halde Hırıstiyanlığın “aslî günah doktrini” onaylanmış olmaktadır. Oysa ibareyi ilk insanların yaşadığı yerde çoğalmalarına, çevrenin genişlemesine, ilişkilerin giriftleşmesine, çıkar kavgalarının başlamasına, haset, aldatma, kin ve düşmanlıkların körüklenmesine ve giderek çıkan mücadele ve kavgalara yormak daha isabetli görünmektedir.
Bu durumda ayette (ilk) insanların bir arada yaşayamaz hale gelmeleri, bölünüp parçalanmaları ve yeryüzünün başka diyarlarına dağılmaları, gitmeleri anlatılmış olur. Bu okumaya göre kıssada aslî günah, cennetten kovulma, dünyaya sürgün, dünyada ceza çekme, insanlığa Tanrı’nın ölüm yargısı vs. diye bir şey yoktur. Anlatılmak istenen; insanlığın tabiî gelişimi, ilk ortaya çıktıkları yeryüzünün o bağlık bahçelik bölgesinde birlikte yaşarken giderek ayrılığa düştükleri ve yeryüzüne dağılarak ayrı ayrı toplumlar haline geldikleridir.
Nitekim sosyoloji ve antropoloji tarihi de bu yorumu desteklemektedir. İnsanların Ortadoğu denilen coğrafyadan yeryüzüne dağıldığı, bu bölgenin zamanla çöle dönüştüğü, zorlayıcı iklim koşullarının ve hayat şartlarının giderek insanları göçe zorladığı ve yeryüzünün belli başlı ırmak, göl ve deniz kenarlarına doğru gittikleri/göçtükleri/dağıldıkları hepsinde de ortak temadır.
Bu anlamda Mekke’deki Kabe’nin, “insanlığın ayağa kalktığı yer” (qıyamen li’n-nâs), insanlar için yapılmış ilk ev (evvelu’l-beyt) veya en eski ev (beyt-i atik) olmasının ne demek olduğu anlaşılabilir. Demek ki derin hac kültüründe Kabe’nin önemi sanıldığından çok daha büyüktür. Çünkü orası aynı zamanda hem Adem’in (insan türünün) , hem de Allah’ın evidir. Suların kuzeye çekilmesiyle (buzul çağından sonra) başlayan insanlığın yeryüzü serüvenini açıklar ve Allah-insan arasındaki ontolojik bağı sembolize eder.
İslam’ın büyük tarih filozofu İbni Haldun bu durumu şöyle açıklar: “Bil ki, alemin ahvalini inceleyen hükemanın (coğrafyacı filozofların) kitaplarından açıkça anlaşılmaktadır ki, arz küre şeklindedir. Her tarafı su unsuru ile kuşatılmıştır. Su üzerinde yüzen bir üzüm tanesi gibidir. Sonra arzın bazı yerlerinden sular çekilmiştir. Zira Allah orada hayvanları ve canlıları oluşturmayı (tekvin) ve diğer şeylere karşı hilafete haiz (Bakara, 30) insan türü ile oranın umranını irade etmiştir...” (Mukaddime).
***
Demek ki, insan türü, kadın-erkek tek bir özden (nefs-i vahide) birlikte yaratılmış/varlık sahnesine çıkmıştır. İşte bu varlık sahnesine çıkış, üzerine bastığımız yeryüzünün “bir yerinde” gerçekleşmiş, dünyadan ayrı cennet diye bir yerden buraya kovulmamış/düşmemişlerdir.
Cennet kıyamet koptuktan sonra, ahirette olacaktır.
Şu halde insanlığın ırk ve cinsiyet olarak kökleri birdir. Kur’an işte buna “nefsi-vahide” diyor.
Bu durumda Arab’ın Aceme, kadının erkeğe veya erkeğin kadına üstünlüğü yoktur. İnsanlığın birliği ve eşitliği esastır. Farklı yapı ve karakterde olmaları insanlık bakımından da üstün olacakları anlamına gelmez. Allah katında ve insanlık ilişkilerinde eşittirler. Çünkü varlık sahnesine birlikte çıkmışlardır. Birlikte yaşayacak, birlikte gülecek, birlikte ağlayacak ve birlikte güçlüklere göğüs gereceklerdir. Sonunda Allah’ın huzurunda, varlık sahnesine çıktıkları gibi birlikte hesap vereceklerdir. Üstünlük ancak Allah bilinci ile yaşama (takva) iledir.
Keza bu dünyada çektikleri acı sürgün cezası değil; oluş ve varoluş sancısıdır. Çünkü bütün doğuş ve oluşlar sancılıdır. Tohum topraktan, civciv yumurtadan, bebek rahimden yarılıp sökülerek doğar. Bunun için de doğuş ve oluş sancısı çeker. Kadının ay hali bu nedenle bir pislik, hastalık veya uğursuzluk değil; doğuş ve oluş sancısı (eza) dır. Allah’ın yaratma eylemine rahimlik etme hazırlığıdır: “De ki: “Yarılıp ortaya çıkanın Rabbi’ne (Rabbu’l-Felaq) sığınırım.” (Felaq; 113/1).
Şu halde kimi ırkların ve milletlerin kendini ana insanlık yolundan, kimi erkeklerin veya kadınların da kendilerini ana insanlık özünden ayırmaya kalkmasının manası yoktur. Bir tek kökten geldiğimizi görmüyor muyuz? İnsanlığın birliği (tevhid) ve eşitliği (adalet) fikrini bundan daha güzel hangi kitap anlatabilir?
Bunları eski çağarlardan masal olsun diye anlatmıyoruz.
Günümüzü, çağımızı, doğrudan doğruya kendimizi anlatıyoruz.
Çünkü her doğan çocuk Ademdir.
Her doğan çocukla birlikte Adem kıssası yeniden başlar…
Recep İhsan Eliaçık
Labels: Genel Bilgiler, R. İhsan Eliaçık
Geçenlerde bir hastaneye gittim. Baktım üzerinde “Hızır acil servis” yazılı bir ambulans var. Ambülans görevlisine “Sizin işiniz nedir? diye sorunca, adı üzerinde hastalara “Hz. Hızır gibi yetişiriz” dedi.
“Hızır gibi yetişmek…”
Yurdum insanı “Yetiş ya Hızır!” diye yalvarınca “Hz. Hızır” gibi anında orada bitiveriyorlar!
“Hz. Hızır…”
Hz. Musa’nın iki denizin birleştiği yerde Hz.Hızır ile karşılaştığını, Kur’an’da Kehf suresinde geçen kıssada bunun anlatıldığını duymuşsunuzdur. Daha geçenlerdeki bir kandil gecesinde vaizin biri ballandıra ballandıra bunu anlatıyordu.
Hani şu her an her yerde olabilen, oturup kalktığı her yerden yeşillikler biten, nerede sıkışırsan orada her türlü kılıkta görünebilen, baharın müjdecisi “Hıdırellez” bayramında kutlamalar yapılarak şükrü eda edilen Hz. Hızır aleyhisselam…
Madem iş Kur’an’a dayandırılıyor, “Dur hele” diyelim ve buraya bir mim koyalım.
***
Öncelikle şunu söyleyeyim ki “Hz. Hızır” gibi “kült”lerin halkın inanç dünyasında bir yeri olabilir. Para-psikolojik bir ihtiyaç veya bir halk sosyolojisi gerçeği de olabilir. Benim derdim bunlar değil…
Benim derdim “Kur’an metni”dir.
Bu nedenle, örneğin “Denizin yarılması”, “Salih’in devesi”, “İbrahim’in kuşları”, “Süleyman’ın karıncaları” vs. ile niye uğraştığımı soranlar, bilmelidirler ki, bu sorunun muhatabı ben değilim. Derim ki: Vahyedene sorun!
Öyle ya “on emir” gibi sekiz-on maddede Kur’an’ın bütün mesaj verilebilirdi. Bunca 600 küsur sahifelik mushafa, üstelik içinde geçen onca kıssaya ne gerek vardı, öyle değil mi?
Madem gerek duyulmuş ve madem referans metne alınmış, üstelik bu, çok büyük önem verdiğim Allah’ın kelamı, o halde “Aldırma, geç git” diyemem, aldırırım! Necip Fazıl’ın tabiri ile “kaba softanın” atıp tutmasına, üfürüp savurmasına seyirci kalamam! Oraya bir mim koyar içini dışını ortaya dökerim!
Şurası bilinmeli ki, bir şey “Kur’an metninde” geçiyor/ona dayandırılıyorsa, tabiri caizse “elime düşmüş” demektir. Eğer bu metinden uzak tutuluyorsa sorun yok, o zaman isterse “eşeğe” tapsın aldırmam, geçer giderim...
Velhasıl “Kur’an metninde” ne deniyor, benim derdim budur. Boşuna neden bunlarla uğraşıyorsun denilip durulmasın.
Herkes duysun: Kur’an’ı “mehcur” bırakılmaktan kurtaracağız! Bunun için memleketin düşünen kafalarını ve parlak beyinlerini bu metin üzerinde mesaiye çağırıyorum! Çünkü “Kur’an metni” hiç bu kadar cehaletin elinde kalıp tanınmaz hale gelmemişti…
Şimdi…
Kur’an’da “Hz. Musa ile Bilge kişi kıssası” evet, bir şey anlatıyor. Hem de çok önemli bir şey anlatıyor.
Bakın nasıl…
***
Önce bir rivayet:
Semure bin Cündep’ten gelen bir rivayete göre, mescitte bir gün Hz. Peygamber şunları anlattı:
“Beni iki adamın alarak mukaddes topraklara götürdüğünü gördüm. Gittik gittik bir yere geldik. Orada ağzından ensesine kadar çengel sokulan adamlar gördüm. “Bunlar kim?” dedim, “Yürü” dediler… Sonra gittik gittik bir yere geldik . Orada başı taşla ezilen adamlar gördüm. “Bunlar kim?” dedim, “Yürü” dediler... Sonra gittik gittik bir yere geldik . Orada tandırda yanan çıplak kadınlar ve erkekler gördüm. “Bunlar kim?” dedim, “Yürü” dediler…Sonra gittik gittik bir yere geldik . Orada kanlı bir nehirde çırpınan adamlar gördüm. “Bunlar kim?” dedim, “Yürü” dediler…Sonra yine gittik gittik bir yere geldik . Orada ağaçların altında etrafında çocuklarla oturan bir ihtiyar ve yeşil bahçeli evler gördüm . “Bunlar kim, burası neresi?” dedim, “Artık yolun sonuna geldik, şimdi dinle…” dediler: İlk gördüğün yalan söyleyenler, ikinci gördüğün bildiği halde Kur’an ile amel etmeyenler, üçüncü gördüğün zina yapanlar, dördüncü gördüğün faiz yiyenlerdi. Bahçede gördüğün ihtiyar İbrahim, etrafındaki çocuklar da insanların çocuklarıydı. Ben Cebrail’im, bu da Mikail… “Başını yukarı kaldır” dediler. Başımı kaldırdım, bir de baktım ki üstümde bir bulut dolaşıyor. Bana “İşte bu da senin evindir” dediler. “Bırakın gireyim” dedim, “Ama senin tamamlamadığın bir ömrün var, eğer tamamlasaydın girerdin” dediler.” (Sahih-i Buhari; Kitabu’l-Cum’a, no: 8)…
Sizce, bunları Hz. Peygamber’den dinleyen sahabeler “Ağzından çengel sokulan adamlar kimlerdi? Başı taşla ezilen adamlar kaç kişiydi? Kanlı nehirde kaçı boğuldu? Tandırda yanan çıplak kadın ve erkekler elbiselerini nereye koymuştu? O gördüğün İhtiyar kaç yaşındaydı? Etrafındaki çocuklar erkek miydi kız mıydı? O yeşil bahçeli evler keresteden mi tuğladan mı yapılmıştı?” vs. diye sormuş mudur?
Yoksa şöyle mi demişlerdir: “Tamam ey Allah’ın Resulü! Başımız gözümüz üstüne: Yalan söylemeyeceğiz, Kur’an ile amel edeceğiz, zina yapmayacağız, faiz yemeyeceğiz… Bunlara riayet edersek orada Hz. İbrahim ile beraber olacak, cennetin yeşil bahçeli köşklerinde ağırlanacağız. Anladık, aldık kabul ettik, amennâ…”
***
Görüldüğü gibi bu rivayette anlatılmak istenen, yalan söyleyenlerin, Kuran’ı bildiği halde yaşamayanların, faiz yiyenlerin, zina edenlerin hâl-i pür melâli, Hz. İbrahim’in ve Hz. Muhammed’in yolundan gidenlerin ise hâl-i pür cemâlidir.
“Kıssadan hisse” budur…
Gerek Hz. Peygamber, gerek Hz. İsa bu yolla bir çok şey anlatmıştır. Bu konuda Hz. İsa’nın İncil’deki benzetmeleri meşhurdur. “On kız benzetmesi”, “Bağ kiracıları benzetmesi”, “Düğün şöleni benzetmesi”, “İki oğul benzetmesi” vb. Buralarda Hz. İsa, bir çok “kıssa” anlatır ve bunlardan hisseler çıkarır.
Bu tür anlatıların temel özelliği şudur: Anlatıcı genellikle üç, beş, ya da yedi yere uğrar. Her birinde bir şey görür. Sonunda yolun sonuna gelinir ve anlatıcı tekrar başa dönerek “Birinci gördüğün şuydu, ikinci şuydu, üçüncü şuydu…” der. En sonunda da kıssadan hisseyi çıkarır. “Demek ki şöyle olmak lazım evlat…” gibi “hayata dair” özlü bir nasihatla biter…
Mesela eski Fars adebiyatında Zümrütü Anka kuşu yedi tepeye uğrar. Bunların her birinin ne olduğunu en son Kaf Dağı’nı aştığında söyler. Buradan, zorlu engeller aşılarak ancak ölümsüzlüğe ulaşılabileceği dersi verilir…
Eski Türk edebiyatında Deli Dumrul üç kişiden (babası, annesi, eşi) Azrail’e verilmek üzere ödünç can ister. İlk ikisi vermez, üçüncüsü verir. Burada da sevgili ve eş olmanın yüceliği anlatılmak istenir…
***
Buna benzer anlatım Kur’an’da iki kıssada geçer: Zülkarneyn ve Musa ile Bilge kişi (halk arasında Hz. Hızır diye bilinir) kıssası…
Zülkarneyn de üç yere uğrar: Haksızlık yapan bir halk, kendi halinde yaşayan bir halk ve saldırı tehditi altında olan bir halk…Zülkarneyn (bir kral) her üç yerde üç tür davranış sergiler ve buradan bir kralın (siyasi otorite, devlet) halka nasıl davranması gerektiği evrensel dersini verir…
***
Usule dair kısa bir ara hatırlatma: Kur’an’ın kıssa mantığının edebiyattaki “toplumsal gerçekçi” akımının öykü mantığına benzediğini söyleyebiliriz. Yani kıssada geçen olaylar genellikle ya kavranması/ tekrar yaşanması mümkün olan eski çağlardaki gerçek yaşam öykülerinden seçilir. Ya da “gerçeküstücü” bir öykülendirme ile ruh, melek, şeytan gibi kavranması mümkün olmayan, fıtrat, deri, el, ayak, dağ, yeryüzü gibi de konuşmaları mümkün olmayan olaylardan/durumlardan seçilir ve fakat bunlar üzerinden yine gerçek yaşama yönelik mesajlar verilir.
Yani “toplumsal gerçekçi” dediğimiz öykülendirme, tarihte meydana gelmiş ve sonraki çağlarda da benzerleri olmaya devam edecek bir olayın ilgili bölümlerini, aynı adla sinemaya aktarıp filmini çeker gibi yeniden öykülendirerek kıssalaştırmaktır. Bunun üç türlü olduğunu görüyoruz: 1- Bir peygamberin veya tarihsel şahsiyetin etrafında dönen kimi olaylar, Mekke’de Hz. Peygamber’e, oradan da sonraki çağlara örnek olacak şekilde öykülendirilir; peygamber kıssalarının tamamı böyledir…2- Tarihsel bilgisi sadece Allah’ın kendi ezeli ilminde kalmış bir olay tarihin tozlu sayfalarından çıkarılarak öykülendirilir; Zülkarneyn, Ashab-ı Kehf , Ashabı- Uhdud veya Bahçe sahipleri kıssası böyledir… 3- Veya bir kişinin diğerine öğüt ve nasihat amacı ile anlattıkları öykülendirilerek kıssa haline getirilir. Lokman ve Musa ile Bilge kişi kıssası da böyledir… Bunlardan çıkarılacak mesajlar genellikle yer ve zaman ismi verilmeyerek de evrenselleştirilir.
“Gerçeküstücü” öykülendirme ise, gerçek yaşama yönelik mesaj vermesi için gerçeküstücü bir anlatımla, kinaye (oluşturma), teşhis (kişileştirme) veya intak (konuşturma, dile getirme) anlatım sanatları kullanarak yapılan metafizik öykülendirmelerdir. Begoviç’in semavî prolog (gökteki ilk konuşma), M. İkbal’in “İblis Parlementosu” dediği Allah, İblis ve melekler arasında geçen konuşma veya Allah’ın ruhlar (insanların vicdanı, fıtratı, iç dünyası) ile konuşması veya insanın derileri, elleri ve ayaklarının dile getirilip konuşturulması veya dağlar ile, yeryüzü ile konuşulması gibi…
***
Usule dair bu hatırlatmadan sonra esasa gelelim…
Yazının girişinde aktardığımız Hz. Peygamber’in beş yere uğrayarak anlattıklarının “ayetleştirildiğini” düşünün…
Konuşan bu sefer Allah olacağı için, Hz. Peygamber ile o iki kişi arasında geçen “diyalog” üçüncü kişi kipiyle anlatılacaktı: “Muhammed’e, iki kişi yürü dedi. Muhammed “Bunlar kim?” dedi. Sonra gittiler gittiler, kanlı denizde çırpınan insanlar gördüler. Muhammed “Bunlar kim?” dedi, sonra tekrar gittiler…” vb.
İşte Musa ile bilge kişi arasındaki diyalog ta aynen böyledir.
Yani “Bilge kişi” (kullardan sevgili bir kul) tıpkı Hz. Peygamber’in sahebeye anlattığı gibi Hz. Musa’ya “anlatmaktadır”. Bir yere gittikleri yok! Bu “diyaloğu” Kur’an bize üçüncü taraf olarak aktarıyor. Bilge kişi tıpkı diğer anlatılar gibi Musa’yı üç yere (gemi, genç, duvar) götürüyor ve yolun sonunda tekrar başa dönerek “Birinci gördüğün şuydu, ikinci buydu, üçüncü de bu” diyerek “hisseyi” çıkarıyor.
Şimdi kısayı bu gözle Kur’an’dan okuyalım:
“Derken orada sevgili kullarımızdan bir kul buldular. Biz ona tarafımızdan bir bilgi öğretmiştik. Musa ona “Sana öğretilen bilgiden bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim” dedi. “Doğrusu sen benimle beraber olmaya dayanamazsın. Aklının almayacağı şeye nasıl dayanacaksın?” dedi. Musa: “İnşallah beni sabırlı bulacaksın; sorun çıkarmam merak etme” dedi. “Madem öyle, eğer bana uyacaksan, ben sana açıklama yapıncaya kadar hiç bir şey hakkında soru sormayacaksın” dedi… Ve yürüdüler… Bir gemiye binince o gemide bir delik açtı. Musa: “İçindekiler boğulsun diye mi deldin onu? Bu yaptığın çok kötü bir şey” dedi. “Benimle beraber olmaya dayanamazsın dememiş miydim?” dedi. Musa: “Neyse unutmuşum; suçlama beni, söylediğime de fazla takılma” dedi. Yine yürüdüler… Nihayet bir gence rastlayınca onu öldürüverdi. Musa: “Haksız yere masum bir cana mı kıydın? Bu yaptığın çok kötü bir şey” dedi. “Benimle beraber olmaya dayanamazsın dememiş miydim?” dedi. Musa: “Tamam, tamam, eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle ilişkiyi kesersin, o zaman haklısın” dedi.
Yine yürüdüler… Nihayet bir kasaba halkına varınca onlardan yemek istediler. Ancak onlar kendilerini misafir etmekten kaçındı. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. O, duvarı onardı. Musa: “İsteseydin yaptığına karşılık ücret alabilirdin” dedi… “İşte şimdi, seninle yol ayrımına geldik. Şimdi sana o kabullenmekte zorlandığın şeylerin içyüzünü açıklayacağım.” dedi. İlk olarak o tekne, geçimini denizden sağlayan yoksul insanlara aitti. Ben ona hasar vermek istemedim, çünkü peşlerinde bütün sağlam gemilere el koyan bir hükümdar vardı… O gence gelince, anne-babası mümin kimselerdi. Gencin anne-babasını azgınlık ve küfür ile yoldan çıkarmasından korktuk. Rablerinin ondan daha temiz ve merhamete yatkın bir evlat vermesini istedik… Gelelim duvara, o duvar şehirde iki öksüz çocuğa aitti. Altında onlara miras kalmış hazine gömülüydü. Babaları da iyi bir zat idi. Rabbin istedi ki o öksüzler ergenlik çağına ulaşsınlar da Rabbinden bir sevgi ve merhamet olarak hazinelerini çıkarsınlar… Bak bütün bunlar kendiliğimden yaptığım işler değil. İşte senin bir türlü anlayamadığın olayların iç yüzü!” (Kehf; 18/65-82)
***
Bu kıssa üzerine “Hz. Hızır” adı altında zengin bir efsane üretildiğini görüyoruz. Sır ve tılsım anlatılarına yatkın eski dünya dinlerinin iyiden iyiye etkisi altındaki dini dünyamızın, böyle bir kıssayı hiç kaçırmayacağını söylememe bile gerek yok.
Hâlbuki bilge kişinin Hz. Musa’ya nasihat olarak “anlattığı”, Kur’an’ın da bu iki kişi arasında geçen diyaloğu üçüncü taraf olarak “aktardığı” kıssadan çıkarılması gereken ders şudur: Her an her yerde olan, zamanı ve mekanı kuşatan, tarihe bütün yelpazesi ile bakabilen, her şeyi aynı anda bilen ve her şeyi aynı anda (senkronik/hemdem) gören büyük bir yüce güç var: Allah!
Biraz daha açalım…
Allah’ın oluş ve akışın bütününe , zamanın her anına, mekanın her yerine ve bütün yelpazesi ile tarihin tümüne birden baktığını düşünün… Milyarlarca insanın nereden nereye gittiğini, kimin ne niyetle ne iş yaptığını, kimin nereye hangi amaçla yol aldığını aynı anda gören, bilen ve duyan bir büyük kuşatıcı (muhît) güç var… Balıkların denizin koynunda gezinmesi gibi, insanları da adeta avucunun içinde gezindiren bir muhit-i ekber (büyük kuşatıcı) var. Olaylar avucunun içinde olup bitiyor. Bütün her şeyle canlı bir temas halinde. Her şeyi, her fısıltıyı, her kımıltıyı anında görüyor. Gemiyi delenle gemiye el koymaya geleni, büyüyünce anne babasını kafir yapacak genç ile şu an salih olan anne babayı, duvarın altında gömülü hazine ile hazinenin sahibi yetim çocuğu zamanı ve mekanı farklı olmasına rağmen aynı anda gören, doğururken ölen anne ile doğarken ağlayan çocuğu, elli sene önce doğanla, yüz sene sonra öleni, tepeden inenle tepeye çıkanı, dağın arkasından gelenle önünden dolananı, Çin’de uçan kelebekle Meksika’da sürünen karıncayı, denizde yüzen balıkla havada uçan kartalı, tavşanı kovalayan avcı ile çalının kenarına saklanan ceylanı, Ege denizine girenle Hint okyanusundan çıkanı, havayı Afrika’da soluyanla Sibirya’da soluyanı aynı anda gören, aynı anda bilen bir Yüce Kudret var…
İşte bu kıssada insanlara Allah’ın böylesi bir güce sahip olduğu “Bilge kişi” anlatısı üzerinden kavratılmak isteniyor.
Bu tür bilme ve görmelerin bir insanda ortaya çıkması ise, bu, Hz. Yusuf gibi kişinin olayları yorumlama gücüne (tevilu’l-ehadis) sahip olması, gelişmeleri önceden kestirmesi manasına gelir. Türkçede “sezmek, kestirmek, farkına varmak, dört adım sonrasını görebilmek” dediğimiz şeyi çağrıştırır. Böylesi bir yetiye sahip olmak için insanları ve olayları iyi okumak, gelişmeleri iyi takip etmek, oluş ve akışa derinlemesine nüfuz etmek gerekir.
Keza kıssa bize Hz. Musa’nın Mısır’dan ayrı kaldığı yıllarda ciddî bir hazırlık dönemi geçirdiğini de çağrıştırıyor. Çok büyük olasılıkla Hz. Musa, Firavun İmparatorluğu’nun dayandığı sır, büyü, tılsım ve asa ideolojisini bu dönemde çözmüştür…
***
Kıssada kullanılan dil ve üslûp çoğumuzun aşina olduğu tipik bir doğu anlatım sanatı olan “kıssadan hisse” formunu çağrıştırmaktadır: “Az gittiler, uz gittiler, dere tepe düz gittiler.” diye başlayıp “Derken birinci tepede bir adama rastladılar, ikinci tepede bir koyun gördüler, üçüncü tepede de bir ağlayan bir kız…” diye genişleyen ve sonunda anlatıcının sözü alarak “Dinle evlât, birinci tepedeki adam şuydu, ikinci tepedeki koyun buydu, üçüncü tepedeki ağlayan kız da şu şu…” diye sonuçlanan ve en sonunda da “Gelelim kıssadan hisseye…” diye biten o bilgelik dolu anlatılar…
Bu bir anlatım sanatı olup hadislerde çokça görüldüğü gibi Musa ile bilge kişi arasındaki anlatımın da böyle olduğu anlaşılıyor. Yani bilge kişi Musa’ya “bilgece” öğütler vermekte, “Düşün ki seninle bir gemi gördüm, sonra bir çocuğu öldürdüm, sonra yıkılmakta olan bir duvara rastladım…” diye anlatmaktadır. Musa ise her seferinde “Bu nasıl olur?” diye sormaktadır. Nihayet sonunda sözü olan bilge “kıssadan hisseyi” çıkarmakta ve “Her şeyi bilenin ve görenin, her yerde aynı anda olanın Allah olduğu ve O’nun bilgisinin zamanı ve mekânı tümüyle kuşattığı” dersini vermektedir.
***
“O zaman bütün kıssalar da böyledir” denirse, yukarıdaki “toplumsal gerçekçi” ve “gerçeküstücü” öykülendirme diye ikiye ayırarak anlattıklarımı tekrar okuyunuz.
Toplumsal gerçekçi öykülendirme tarihte, hayatta ve tabiatta karşılığı olandır, fizikle ilgilidir. Gerçeküstücü öykülendirme ise, tarihte, hayatta ve tabiatta karşılığı olmayandır, metafiziği (idrak edilemeyeni) kavratmak içindir.
***
İşte Musa’ya Bilge kişinin “gerçeküstücü” bir tarzda anlattıkları, “toplumsal gerçekçi” bir tarzda ayetleştirilerek diyalog haline getirilmekte ve “geçmiş zamanda öykülendirme” yapılarak aktarılmaktadır. Burada Allah anlatıcı değil; anlatılanı aktarıcıdır. Anlatıcı Musa’nın karşısındaki Bilge kişidir.
Tıpkı Hz. Peygamber’in yazının girişindeki örnek rivayette geçen anlatısının Bilge kişininki gibi ayetleştirilseydi “Sonra gittiler, Muhammed bunlar kim? deyince, o iki kişi şöyle dedi” şeklinde anlatılacağı gibi…
Tıpkı Hz. Peygamber’in Hz. Ebubekir’e “Dün gece Kudüs’e gittim” demesinin “Kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürüten Allah’ın şanı ne yücedir” (17/1) şeklinde ayetleşmesi gibi. Yoksa Hz. Aişe’nin “Bütün gece yanımdaydı” demesinden de anlaşılacağı gibi “fiziki” olarak bir yere gidildiği yok!
Bunlar vicdanî, manevî ve ruhanî görüm olarak anlatanın vicdan, ruh, gönül ve dil dünyasında olup bitmektedir.
***
Toparlarsak…
Eski dünya dinlerinde (Zerdüştlük, Hıristiyanlık, Yahudilik, Şamanizm ve Eski Yunan dinleri) bahar tanrıları, yarı tanrıları veya baş melekleri vardı. Baharın gelişinin, yeryüzünün canlanışının sorumlusuydular. Örneğin “Nevruz” bahar, bitki ve yeşillik tanrılarının yaratmalarına başlama günüydü. Buradan baharın gelişi yeşillikle ifade edildiği için “Hızır” (Yeşillenmiş), aynı inanç Tevrat’da “İliyâz/s” olarak geçtiği için de ikisi birleştirilerek “Hızır-İliyâs/z” (Hıdırıellez) oldu!
Bilge kişi, çimenler üzerinde oturarak Hz. Musa’ya nasihat ettiği için, buradan, yeşillik demek olan Hızır ile ilişkilendirildi ve verdiği mesaj olan “Her an her yerde olan Allah” da her an her yerde bitiveren “Hz. Hızır” oldu!
Müslüman zihinde “Allah’a” iman böylece çökünce, eski dünya dinlerinin bahar tanrıları “Hızır gibi yetişti” ve “Yetiş ya Hızır!” Allah’a imanı çökmüşlerin çaput ve türbe duası oldu…
***
Ey Musa’ya mavi gök altındaki yeşil çimenler üzerinde “tevhidi” anlatan bilge kişi!
Anlatmaya çalıştığın tek “Allah” eski dünya dinlerine rağmen hep yaşadı, yaşıyor ve yaşayacak! Çünkü O dipdiri yaşam kaynağı ve yarattıkları üzerinde titreyendir (Hayyu Qayyum). Birdir (ehad) ve tek bir bütün halinde (samed) her şeyi kuşatmış; ineni çıkanı, geleni gideni, duranı göçeni, doğanı öleni, vuranı kaçanı, uyuyanı gezeni, dünü bugünü, görüneni görünmeyeni, doğuyu batıyı, güneyi kuzeyi, eskiyi yeniyi gelmişi geçmişi vs. “aynı anda” görüyor (basîr) ve hep bir “ezelî şimdi” de yaşıyor…
Amennâ ve saddaknâ…
Seni duyuyor ve anlıyorum.
Recep İhsan Eliaçık
Labels: Genel Bilgiler, R. İhsan Eliaçık