Geçenlerde bir hastaneye gittim. Baktım üzerinde “Hızır acil servis” yazılı bir ambulans var. Ambülans görevlisine “Sizin işiniz nedir? diye sorunca, adı üzerinde hastalara “Hz. Hızır gibi yetişiriz” dedi.
“Hızır gibi yetişmek…”
Yurdum insanı “Yetiş ya Hızır!” diye yalvarınca “Hz. Hızır” gibi anında orada bitiveriyorlar!
“Hz. Hızır…”
Hz. Musa’nın iki denizin birleştiği yerde Hz.Hızır ile karşılaştığını, Kur’an’da Kehf suresinde geçen kıssada bunun anlatıldığını duymuşsunuzdur. Daha geçenlerdeki bir kandil gecesinde vaizin biri ballandıra ballandıra bunu anlatıyordu.
Hani şu her an her yerde olabilen, oturup kalktığı her yerden yeşillikler biten, nerede sıkışırsan orada her türlü kılıkta görünebilen, baharın müjdecisi “Hıdırellez” bayramında kutlamalar yapılarak şükrü eda edilen Hz. Hızır aleyhisselam…
Madem iş Kur’an’a dayandırılıyor, “Dur hele” diyelim ve buraya bir mim koyalım.
***
Öncelikle şunu söyleyeyim ki “Hz. Hızır” gibi “kült”lerin halkın inanç dünyasında bir yeri olabilir. Para-psikolojik bir ihtiyaç veya bir halk sosyolojisi gerçeği de olabilir. Benim derdim bunlar değil…
Benim derdim “Kur’an metni”dir.
Bu nedenle, örneğin “Denizin yarılması”, “Salih’in devesi”, “İbrahim’in kuşları”, “Süleyman’ın karıncaları” vs. ile niye uğraştığımı soranlar, bilmelidirler ki, bu sorunun muhatabı ben değilim. Derim ki: Vahyedene sorun!
Öyle ya “on emir” gibi sekiz-on maddede Kur’an’ın bütün mesaj verilebilirdi. Bunca 600 küsur sahifelik mushafa, üstelik içinde geçen onca kıssaya ne gerek vardı, öyle değil mi?
Madem gerek duyulmuş ve madem referans metne alınmış, üstelik bu, çok büyük önem verdiğim Allah’ın kelamı, o halde “Aldırma, geç git” diyemem, aldırırım! Necip Fazıl’ın tabiri ile “kaba softanın” atıp tutmasına, üfürüp savurmasına seyirci kalamam! Oraya bir mim koyar içini dışını ortaya dökerim!
Şurası bilinmeli ki, bir şey “Kur’an metninde” geçiyor/ona dayandırılıyorsa, tabiri caizse “elime düşmüş” demektir. Eğer bu metinden uzak tutuluyorsa sorun yok, o zaman isterse “eşeğe” tapsın aldırmam, geçer giderim...
Velhasıl “Kur’an metninde” ne deniyor, benim derdim budur. Boşuna neden bunlarla uğraşıyorsun denilip durulmasın.
Herkes duysun: Kur’an’ı “mehcur” bırakılmaktan kurtaracağız! Bunun için memleketin düşünen kafalarını ve parlak beyinlerini bu metin üzerinde mesaiye çağırıyorum! Çünkü “Kur’an metni” hiç bu kadar cehaletin elinde kalıp tanınmaz hale gelmemişti…
Şimdi…
Kur’an’da “Hz. Musa ile Bilge kişi kıssası” evet, bir şey anlatıyor. Hem de çok önemli bir şey anlatıyor.
Bakın nasıl…
***
Önce bir rivayet:
Semure bin Cündep’ten gelen bir rivayete göre, mescitte bir gün Hz. Peygamber şunları anlattı:
“Beni iki adamın alarak mukaddes topraklara götürdüğünü gördüm. Gittik gittik bir yere geldik. Orada ağzından ensesine kadar çengel sokulan adamlar gördüm. “Bunlar kim?” dedim, “Yürü” dediler… Sonra gittik gittik bir yere geldik . Orada başı taşla ezilen adamlar gördüm. “Bunlar kim?” dedim, “Yürü” dediler... Sonra gittik gittik bir yere geldik . Orada tandırda yanan çıplak kadınlar ve erkekler gördüm. “Bunlar kim?” dedim, “Yürü” dediler…Sonra gittik gittik bir yere geldik . Orada kanlı bir nehirde çırpınan adamlar gördüm. “Bunlar kim?” dedim, “Yürü” dediler…Sonra yine gittik gittik bir yere geldik . Orada ağaçların altında etrafında çocuklarla oturan bir ihtiyar ve yeşil bahçeli evler gördüm . “Bunlar kim, burası neresi?” dedim, “Artık yolun sonuna geldik, şimdi dinle…” dediler: İlk gördüğün yalan söyleyenler, ikinci gördüğün bildiği halde Kur’an ile amel etmeyenler, üçüncü gördüğün zina yapanlar, dördüncü gördüğün faiz yiyenlerdi. Bahçede gördüğün ihtiyar İbrahim, etrafındaki çocuklar da insanların çocuklarıydı. Ben Cebrail’im, bu da Mikail… “Başını yukarı kaldır” dediler. Başımı kaldırdım, bir de baktım ki üstümde bir bulut dolaşıyor. Bana “İşte bu da senin evindir” dediler. “Bırakın gireyim” dedim, “Ama senin tamamlamadığın bir ömrün var, eğer tamamlasaydın girerdin” dediler.” (Sahih-i Buhari; Kitabu’l-Cum’a, no: 8)…
Sizce, bunları Hz. Peygamber’den dinleyen sahabeler “Ağzından çengel sokulan adamlar kimlerdi? Başı taşla ezilen adamlar kaç kişiydi? Kanlı nehirde kaçı boğuldu? Tandırda yanan çıplak kadın ve erkekler elbiselerini nereye koymuştu? O gördüğün İhtiyar kaç yaşındaydı? Etrafındaki çocuklar erkek miydi kız mıydı? O yeşil bahçeli evler keresteden mi tuğladan mı yapılmıştı?” vs. diye sormuş mudur?
Yoksa şöyle mi demişlerdir: “Tamam ey Allah’ın Resulü! Başımız gözümüz üstüne: Yalan söylemeyeceğiz, Kur’an ile amel edeceğiz, zina yapmayacağız, faiz yemeyeceğiz… Bunlara riayet edersek orada Hz. İbrahim ile beraber olacak, cennetin yeşil bahçeli köşklerinde ağırlanacağız. Anladık, aldık kabul ettik, amennâ…”
***
Görüldüğü gibi bu rivayette anlatılmak istenen, yalan söyleyenlerin, Kuran’ı bildiği halde yaşamayanların, faiz yiyenlerin, zina edenlerin hâl-i pür melâli, Hz. İbrahim’in ve Hz. Muhammed’in yolundan gidenlerin ise hâl-i pür cemâlidir.
“Kıssadan hisse” budur…
Gerek Hz. Peygamber, gerek Hz. İsa bu yolla bir çok şey anlatmıştır. Bu konuda Hz. İsa’nın İncil’deki benzetmeleri meşhurdur. “On kız benzetmesi”, “Bağ kiracıları benzetmesi”, “Düğün şöleni benzetmesi”, “İki oğul benzetmesi” vb. Buralarda Hz. İsa, bir çok “kıssa” anlatır ve bunlardan hisseler çıkarır.
Bu tür anlatıların temel özelliği şudur: Anlatıcı genellikle üç, beş, ya da yedi yere uğrar. Her birinde bir şey görür. Sonunda yolun sonuna gelinir ve anlatıcı tekrar başa dönerek “Birinci gördüğün şuydu, ikinci şuydu, üçüncü şuydu…” der. En sonunda da kıssadan hisseyi çıkarır. “Demek ki şöyle olmak lazım evlat…” gibi “hayata dair” özlü bir nasihatla biter…
Mesela eski Fars adebiyatında Zümrütü Anka kuşu yedi tepeye uğrar. Bunların her birinin ne olduğunu en son Kaf Dağı’nı aştığında söyler. Buradan, zorlu engeller aşılarak ancak ölümsüzlüğe ulaşılabileceği dersi verilir…
Eski Türk edebiyatında Deli Dumrul üç kişiden (babası, annesi, eşi) Azrail’e verilmek üzere ödünç can ister. İlk ikisi vermez, üçüncüsü verir. Burada da sevgili ve eş olmanın yüceliği anlatılmak istenir…
***
Buna benzer anlatım Kur’an’da iki kıssada geçer: Zülkarneyn ve Musa ile Bilge kişi (halk arasında Hz. Hızır diye bilinir) kıssası…
Zülkarneyn de üç yere uğrar: Haksızlık yapan bir halk, kendi halinde yaşayan bir halk ve saldırı tehditi altında olan bir halk…Zülkarneyn (bir kral) her üç yerde üç tür davranış sergiler ve buradan bir kralın (siyasi otorite, devlet) halka nasıl davranması gerektiği evrensel dersini verir…
***
Usule dair kısa bir ara hatırlatma: Kur’an’ın kıssa mantığının edebiyattaki “toplumsal gerçekçi” akımının öykü mantığına benzediğini söyleyebiliriz. Yani kıssada geçen olaylar genellikle ya kavranması/ tekrar yaşanması mümkün olan eski çağlardaki gerçek yaşam öykülerinden seçilir. Ya da “gerçeküstücü” bir öykülendirme ile ruh, melek, şeytan gibi kavranması mümkün olmayan, fıtrat, deri, el, ayak, dağ, yeryüzü gibi de konuşmaları mümkün olmayan olaylardan/durumlardan seçilir ve fakat bunlar üzerinden yine gerçek yaşama yönelik mesajlar verilir.
Yani “toplumsal gerçekçi” dediğimiz öykülendirme, tarihte meydana gelmiş ve sonraki çağlarda da benzerleri olmaya devam edecek bir olayın ilgili bölümlerini, aynı adla sinemaya aktarıp filmini çeker gibi yeniden öykülendirerek kıssalaştırmaktır. Bunun üç türlü olduğunu görüyoruz: 1- Bir peygamberin veya tarihsel şahsiyetin etrafında dönen kimi olaylar, Mekke’de Hz. Peygamber’e, oradan da sonraki çağlara örnek olacak şekilde öykülendirilir; peygamber kıssalarının tamamı böyledir…2- Tarihsel bilgisi sadece Allah’ın kendi ezeli ilminde kalmış bir olay tarihin tozlu sayfalarından çıkarılarak öykülendirilir; Zülkarneyn, Ashab-ı Kehf , Ashabı- Uhdud veya Bahçe sahipleri kıssası böyledir… 3- Veya bir kişinin diğerine öğüt ve nasihat amacı ile anlattıkları öykülendirilerek kıssa haline getirilir. Lokman ve Musa ile Bilge kişi kıssası da böyledir… Bunlardan çıkarılacak mesajlar genellikle yer ve zaman ismi verilmeyerek de evrenselleştirilir.
“Gerçeküstücü” öykülendirme ise, gerçek yaşama yönelik mesaj vermesi için gerçeküstücü bir anlatımla, kinaye (oluşturma), teşhis (kişileştirme) veya intak (konuşturma, dile getirme) anlatım sanatları kullanarak yapılan metafizik öykülendirmelerdir. Begoviç’in semavî prolog (gökteki ilk konuşma), M. İkbal’in “İblis Parlementosu” dediği Allah, İblis ve melekler arasında geçen konuşma veya Allah’ın ruhlar (insanların vicdanı, fıtratı, iç dünyası) ile konuşması veya insanın derileri, elleri ve ayaklarının dile getirilip konuşturulması veya dağlar ile, yeryüzü ile konuşulması gibi…
***
Usule dair bu hatırlatmadan sonra esasa gelelim…
Yazının girişinde aktardığımız Hz. Peygamber’in beş yere uğrayarak anlattıklarının “ayetleştirildiğini” düşünün…
Konuşan bu sefer Allah olacağı için, Hz. Peygamber ile o iki kişi arasında geçen “diyalog” üçüncü kişi kipiyle anlatılacaktı: “Muhammed’e, iki kişi yürü dedi. Muhammed “Bunlar kim?” dedi. Sonra gittiler gittiler, kanlı denizde çırpınan insanlar gördüler. Muhammed “Bunlar kim?” dedi, sonra tekrar gittiler…” vb.
İşte Musa ile bilge kişi arasındaki diyalog ta aynen böyledir.
Yani “Bilge kişi” (kullardan sevgili bir kul) tıpkı Hz. Peygamber’in sahebeye anlattığı gibi Hz. Musa’ya “anlatmaktadır”. Bir yere gittikleri yok! Bu “diyaloğu” Kur’an bize üçüncü taraf olarak aktarıyor. Bilge kişi tıpkı diğer anlatılar gibi Musa’yı üç yere (gemi, genç, duvar) götürüyor ve yolun sonunda tekrar başa dönerek “Birinci gördüğün şuydu, ikinci buydu, üçüncü de bu” diyerek “hisseyi” çıkarıyor.
Şimdi kısayı bu gözle Kur’an’dan okuyalım:
“Derken orada sevgili kullarımızdan bir kul buldular. Biz ona tarafımızdan bir bilgi öğretmiştik. Musa ona “Sana öğretilen bilgiden bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim” dedi. “Doğrusu sen benimle beraber olmaya dayanamazsın. Aklının almayacağı şeye nasıl dayanacaksın?” dedi. Musa: “İnşallah beni sabırlı bulacaksın; sorun çıkarmam merak etme” dedi. “Madem öyle, eğer bana uyacaksan, ben sana açıklama yapıncaya kadar hiç bir şey hakkında soru sormayacaksın” dedi… Ve yürüdüler… Bir gemiye binince o gemide bir delik açtı. Musa: “İçindekiler boğulsun diye mi deldin onu? Bu yaptığın çok kötü bir şey” dedi. “Benimle beraber olmaya dayanamazsın dememiş miydim?” dedi. Musa: “Neyse unutmuşum; suçlama beni, söylediğime de fazla takılma” dedi. Yine yürüdüler… Nihayet bir gence rastlayınca onu öldürüverdi. Musa: “Haksız yere masum bir cana mı kıydın? Bu yaptığın çok kötü bir şey” dedi. “Benimle beraber olmaya dayanamazsın dememiş miydim?” dedi. Musa: “Tamam, tamam, eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle ilişkiyi kesersin, o zaman haklısın” dedi.
Yine yürüdüler… Nihayet bir kasaba halkına varınca onlardan yemek istediler. Ancak onlar kendilerini misafir etmekten kaçındı. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. O, duvarı onardı. Musa: “İsteseydin yaptığına karşılık ücret alabilirdin” dedi… “İşte şimdi, seninle yol ayrımına geldik. Şimdi sana o kabullenmekte zorlandığın şeylerin içyüzünü açıklayacağım.” dedi. İlk olarak o tekne, geçimini denizden sağlayan yoksul insanlara aitti. Ben ona hasar vermek istemedim, çünkü peşlerinde bütün sağlam gemilere el koyan bir hükümdar vardı… O gence gelince, anne-babası mümin kimselerdi. Gencin anne-babasını azgınlık ve küfür ile yoldan çıkarmasından korktuk. Rablerinin ondan daha temiz ve merhamete yatkın bir evlat vermesini istedik… Gelelim duvara, o duvar şehirde iki öksüz çocuğa aitti. Altında onlara miras kalmış hazine gömülüydü. Babaları da iyi bir zat idi. Rabbin istedi ki o öksüzler ergenlik çağına ulaşsınlar da Rabbinden bir sevgi ve merhamet olarak hazinelerini çıkarsınlar… Bak bütün bunlar kendiliğimden yaptığım işler değil. İşte senin bir türlü anlayamadığın olayların iç yüzü!” (Kehf; 18/65-82)
***
Bu kıssa üzerine “Hz. Hızır” adı altında zengin bir efsane üretildiğini görüyoruz. Sır ve tılsım anlatılarına yatkın eski dünya dinlerinin iyiden iyiye etkisi altındaki dini dünyamızın, böyle bir kıssayı hiç kaçırmayacağını söylememe bile gerek yok.
Hâlbuki bilge kişinin Hz. Musa’ya nasihat olarak “anlattığı”, Kur’an’ın da bu iki kişi arasında geçen diyaloğu üçüncü taraf olarak “aktardığı” kıssadan çıkarılması gereken ders şudur: Her an her yerde olan, zamanı ve mekanı kuşatan, tarihe bütün yelpazesi ile bakabilen, her şeyi aynı anda bilen ve her şeyi aynı anda (senkronik/hemdem) gören büyük bir yüce güç var: Allah!
Biraz daha açalım…
Allah’ın oluş ve akışın bütününe , zamanın her anına, mekanın her yerine ve bütün yelpazesi ile tarihin tümüne birden baktığını düşünün… Milyarlarca insanın nereden nereye gittiğini, kimin ne niyetle ne iş yaptığını, kimin nereye hangi amaçla yol aldığını aynı anda gören, bilen ve duyan bir büyük kuşatıcı (muhît) güç var… Balıkların denizin koynunda gezinmesi gibi, insanları da adeta avucunun içinde gezindiren bir muhit-i ekber (büyük kuşatıcı) var. Olaylar avucunun içinde olup bitiyor. Bütün her şeyle canlı bir temas halinde. Her şeyi, her fısıltıyı, her kımıltıyı anında görüyor. Gemiyi delenle gemiye el koymaya geleni, büyüyünce anne babasını kafir yapacak genç ile şu an salih olan anne babayı, duvarın altında gömülü hazine ile hazinenin sahibi yetim çocuğu zamanı ve mekanı farklı olmasına rağmen aynı anda gören, doğururken ölen anne ile doğarken ağlayan çocuğu, elli sene önce doğanla, yüz sene sonra öleni, tepeden inenle tepeye çıkanı, dağın arkasından gelenle önünden dolananı, Çin’de uçan kelebekle Meksika’da sürünen karıncayı, denizde yüzen balıkla havada uçan kartalı, tavşanı kovalayan avcı ile çalının kenarına saklanan ceylanı, Ege denizine girenle Hint okyanusundan çıkanı, havayı Afrika’da soluyanla Sibirya’da soluyanı aynı anda gören, aynı anda bilen bir Yüce Kudret var…
İşte bu kıssada insanlara Allah’ın böylesi bir güce sahip olduğu “Bilge kişi” anlatısı üzerinden kavratılmak isteniyor.
Bu tür bilme ve görmelerin bir insanda ortaya çıkması ise, bu, Hz. Yusuf gibi kişinin olayları yorumlama gücüne (tevilu’l-ehadis) sahip olması, gelişmeleri önceden kestirmesi manasına gelir. Türkçede “sezmek, kestirmek, farkına varmak, dört adım sonrasını görebilmek” dediğimiz şeyi çağrıştırır. Böylesi bir yetiye sahip olmak için insanları ve olayları iyi okumak, gelişmeleri iyi takip etmek, oluş ve akışa derinlemesine nüfuz etmek gerekir.
Keza kıssa bize Hz. Musa’nın Mısır’dan ayrı kaldığı yıllarda ciddî bir hazırlık dönemi geçirdiğini de çağrıştırıyor. Çok büyük olasılıkla Hz. Musa, Firavun İmparatorluğu’nun dayandığı sır, büyü, tılsım ve asa ideolojisini bu dönemde çözmüştür…
***
Kıssada kullanılan dil ve üslûp çoğumuzun aşina olduğu tipik bir doğu anlatım sanatı olan “kıssadan hisse” formunu çağrıştırmaktadır: “Az gittiler, uz gittiler, dere tepe düz gittiler.” diye başlayıp “Derken birinci tepede bir adama rastladılar, ikinci tepede bir koyun gördüler, üçüncü tepede de bir ağlayan bir kız…” diye genişleyen ve sonunda anlatıcının sözü alarak “Dinle evlât, birinci tepedeki adam şuydu, ikinci tepedeki koyun buydu, üçüncü tepedeki ağlayan kız da şu şu…” diye sonuçlanan ve en sonunda da “Gelelim kıssadan hisseye…” diye biten o bilgelik dolu anlatılar…
Bu bir anlatım sanatı olup hadislerde çokça görüldüğü gibi Musa ile bilge kişi arasındaki anlatımın da böyle olduğu anlaşılıyor. Yani bilge kişi Musa’ya “bilgece” öğütler vermekte, “Düşün ki seninle bir gemi gördüm, sonra bir çocuğu öldürdüm, sonra yıkılmakta olan bir duvara rastladım…” diye anlatmaktadır. Musa ise her seferinde “Bu nasıl olur?” diye sormaktadır. Nihayet sonunda sözü olan bilge “kıssadan hisseyi” çıkarmakta ve “Her şeyi bilenin ve görenin, her yerde aynı anda olanın Allah olduğu ve O’nun bilgisinin zamanı ve mekânı tümüyle kuşattığı” dersini vermektedir.
***
“O zaman bütün kıssalar da böyledir” denirse, yukarıdaki “toplumsal gerçekçi” ve “gerçeküstücü” öykülendirme diye ikiye ayırarak anlattıklarımı tekrar okuyunuz.
Toplumsal gerçekçi öykülendirme tarihte, hayatta ve tabiatta karşılığı olandır, fizikle ilgilidir. Gerçeküstücü öykülendirme ise, tarihte, hayatta ve tabiatta karşılığı olmayandır, metafiziği (idrak edilemeyeni) kavratmak içindir.
***
İşte Musa’ya Bilge kişinin “gerçeküstücü” bir tarzda anlattıkları, “toplumsal gerçekçi” bir tarzda ayetleştirilerek diyalog haline getirilmekte ve “geçmiş zamanda öykülendirme” yapılarak aktarılmaktadır. Burada Allah anlatıcı değil; anlatılanı aktarıcıdır. Anlatıcı Musa’nın karşısındaki Bilge kişidir.
Tıpkı Hz. Peygamber’in yazının girişindeki örnek rivayette geçen anlatısının Bilge kişininki gibi ayetleştirilseydi “Sonra gittiler, Muhammed bunlar kim? deyince, o iki kişi şöyle dedi” şeklinde anlatılacağı gibi…
Tıpkı Hz. Peygamber’in Hz. Ebubekir’e “Dün gece Kudüs’e gittim” demesinin “Kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürüten Allah’ın şanı ne yücedir” (17/1) şeklinde ayetleşmesi gibi. Yoksa Hz. Aişe’nin “Bütün gece yanımdaydı” demesinden de anlaşılacağı gibi “fiziki” olarak bir yere gidildiği yok!
Bunlar vicdanî, manevî ve ruhanî görüm olarak anlatanın vicdan, ruh, gönül ve dil dünyasında olup bitmektedir.
***
Toparlarsak…
Eski dünya dinlerinde (Zerdüştlük, Hıristiyanlık, Yahudilik, Şamanizm ve Eski Yunan dinleri) bahar tanrıları, yarı tanrıları veya baş melekleri vardı. Baharın gelişinin, yeryüzünün canlanışının sorumlusuydular. Örneğin “Nevruz” bahar, bitki ve yeşillik tanrılarının yaratmalarına başlama günüydü. Buradan baharın gelişi yeşillikle ifade edildiği için “Hızır” (Yeşillenmiş), aynı inanç Tevrat’da “İliyâz/s” olarak geçtiği için de ikisi birleştirilerek “Hızır-İliyâs/z” (Hıdırıellez) oldu!
Bilge kişi, çimenler üzerinde oturarak Hz. Musa’ya nasihat ettiği için, buradan, yeşillik demek olan Hızır ile ilişkilendirildi ve verdiği mesaj olan “Her an her yerde olan Allah” da her an her yerde bitiveren “Hz. Hızır” oldu!
Müslüman zihinde “Allah’a” iman böylece çökünce, eski dünya dinlerinin bahar tanrıları “Hızır gibi yetişti” ve “Yetiş ya Hızır!” Allah’a imanı çökmüşlerin çaput ve türbe duası oldu…
***
Ey Musa’ya mavi gök altındaki yeşil çimenler üzerinde “tevhidi” anlatan bilge kişi!
Anlatmaya çalıştığın tek “Allah” eski dünya dinlerine rağmen hep yaşadı, yaşıyor ve yaşayacak! Çünkü O dipdiri yaşam kaynağı ve yarattıkları üzerinde titreyendir (Hayyu Qayyum). Birdir (ehad) ve tek bir bütün halinde (samed) her şeyi kuşatmış; ineni çıkanı, geleni gideni, duranı göçeni, doğanı öleni, vuranı kaçanı, uyuyanı gezeni, dünü bugünü, görüneni görünmeyeni, doğuyu batıyı, güneyi kuzeyi, eskiyi yeniyi gelmişi geçmişi vs. “aynı anda” görüyor (basîr) ve hep bir “ezelî şimdi” de yaşıyor…
Amennâ ve saddaknâ…
Seni duyuyor ve anlıyorum.
Recep İhsan Eliaçık
Labels: Genel Bilgiler, R. İhsan Eliaçık
(FATIR suresi 5. ayet) Ey insanlar, Allah'ın vaadi haktır! O halde iğreti dünya hayatı sizi sakın aldatmasın! O yaman aldatıcı, o çok gururlu, sizi sakın Allah ile aldatmasın.
Rabbimiz ilahi hükmünde önemli bir uyarıya dikkat çekmiştir. Kendi adı ile aldatılma tehtidi ile karşı karşıya kalabileceğimiz, bizlere kendi ilahi hükmü vasıtası ile bildirilmiş bulunmaktadır. RAHMAN ve RAHİM olan ALLAH şüphesiz ki kendi ismi ile aldatanları kuranda uyarmış, aldatılanları da bu tehdide karşı dikkatli olmaları konusunda ikaz etmiştir. Ancak yüce yaradıcımız farklı bir hususa da dikkat çekmektedir,
(BAKARA suresi 7. ayet) Allah onların kalpleri, kulakları üzerine mühür basmıştır. Onların kafa gözleri üstünde de bir perde vardır. Onlar için korkunç bir azap öngörülmüştür.
(KEHF suresi 101. ayet) Onlar, gözleri benim zikrim/Kur'anım karşısında perde içinde olan insanlardı. Dinlemeye dayanamıyorlardı.
(CÂSİYE suresi 23. ayet) Kendisinin ilahı olarak kendi duygu ve arzusunu almış kişiyi gördün mü? Allah onu bir ilim üzerine saptırmış, kulağı ve kalbi üzerine mühür basmış, gözünün üstüne de bir perde çekmiştir. Allah'tan sonra ona kim kılavuzluk edecektir. Hâlâ düşünüp ibret almıyor musunuz?
Anlaşıldığı üzre, Rabbimiz de o aldatıcıları gözlerine bir perde çekmiştir, burdan şöyle bir yorum elde edebiliriz, kişi imanı neticesinde muamele görür, aldatıcılar imanlarının doğurduğu şirk temelleri neticesinde hakktan uzaklaşmışlardır. Bu noktada iş aldananlardadır, onlar-aldatıcılar bir muhakeme,imtihan aracı olmuşlardır.
Tabiki o aldatıcıların da gerçekleri anlayabilmesi adına Rabbimiz gafletten de nasibi ve vicdanı ile kurtulabileceğini, kişinin-aldatıcının da aldanmışın da gözündeki perdeyi kaldırabileceğini,
(KAF suresi 22. ayet) Yemin olsun, sen bundan gaflet içindeydin. Ama perdeni üstünden kaldırıverdik. Bugün gözün keskin mi keskin.
ayetinde açıklamıştır. Perde, manası itibari ile örten,gizleyen gibi bir Arapca temelde gelmektedir. Rabbimiz ilmi reddi diretenleri ondan tamamen mahrum bırakır. Kuranı okumamaya diretenleri de o perde ile mahrum kılar. İşte aldatıcı-aldanan bu noktada birleşir ki, onların dostluğu ancak Rabbimizin dilemesi ile bozulur.
Bu noktaya kadar üzerinde durduğum aldatıcı ve aldanan aslında Kurani tabir ile "müşrik" manasındadır. Müşrik tam olarak Allahı reddetmeyen ama şirk koşan demektir.
Şirk bilinçli yada bilinçsiz, Rabbine ortak koşmak mahiyetinde kişi müşrikleşmiş demektir. Bir müslüman nasıl mı şirk koşar, ben neden şirk koşayım derseniz bunun yöntemi çoktur. Türbelere gidip evliyalara el açmak, hocaefendilerden şefaaat dilemek, Rabbinin hakim kıldığı Kuran dışında başka kitapları ön planda tutmak.
Son madde çok önem arz etmektedir. Sebebi açıktır ki, ister yorum olsun ister tefsir, yazanın fikri mevcut ise kurani birtakım temel kavramların dışına çıkma imkanı muhtemeldir. Risaleler,kuttubüsitteler,esbabınüzullar,siyerler,tasavvufi kaynaklar fikriyat olarak kurani gibi görünsede asıl olarak insani yani fanidir.
Bu noktada bu kaynakların geçerli kılındığı İslam inancı basit tabir ile ava giderken avlanmaktan öteye geçmez.
(NAHL suresi 89. ayet) Gün olur, her ümmet için kendi aleyhlerine kendi içlerinden bir tanık çıkarırız. Seni de şu insanlar hakkında tanık olarak getireceğiz. Sana bu Kitap'ı indirdik ki herşey için ayrıntılı bir açıklayıcı, bir kılavuz, bir rahmet, Müslümanlara da bir müjde olsun.
İnsanlık arayışlarını tatmin etmekte her daim aldatıcıların bid-at larına maruz kalmışlardır. Bu bid-at lar maalesef ki müşrikleşme yolunda atılan adımlar olmuş, kişiler bilmeden anlamadan o yolun yolcusu olmuşlardır. İşte bilmeden aldatılanların hali, müşrikliğin ince noktası.
Kurani inanç temel olarak ilahi hükümler doğrultusunda ilerlemek demektir. Bunu göz ardı eden zülmani yapıda bilinçsiz müşrikleşmeye yol almış gemiler gibidirler.
(EN'ÂM suresi 79. ayet) "Ben bir hanîf olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben."
(EN'ÂM suresi 161. ayet) De ki: "Beni, dosdoğru yola Rabbim iletmiştir. Güçlü, pürüzsüz bir dine, hanîf olan İbrahim'in milletine. Müşriklerden değildi o."
(NAHL suresi 120. ayet) Şu da kuşkusuz ki, İbrahim başlı başına bir ümmet idi; bir hanîf olarak Allah'ın önünde eğiliyordu, müşriklerden değildi.
(BEYYİNE suresi 6. ayet) Ehlikitap'ın küfre sapanlarıyla müşrikler, içinde sürekli kalıcılar olarak cehennem ateşindedirler. İşte onlardır yaratılmışların en şerlisi.
(NAHL suresi 123. ayet) Daha sonra sana şunu vahyettik: Bir hanîf olarak İbrahim'in milletine uy! O, müşriklerden değildi.
bu noktada bir sonuç çıkartabiliriz. Haniflik-monoteistlik-tektanrıcılık-muvahhidlik inancında tek ilah olan ALLAH a ve onun hükmü olan kurana uymamız gerekliliği apaçık şüphe götürmez şekilde belirtilmiştir. Bunun aksi yönünde düşünenlerinde halleri ortadadır.
Müşrikleşmek bilinçsiz olabileceği kadar, algısızlıktan da kaynaklanır. Hristiyan inancında yozlaşma hüküm sürer iken hanifler mevcut idi, ibadetleri ile küçük gruplar halinde hayatlarını sürdürüyorlardı. İşte bu metabolizmanın gerekliliği vurgulanmıştır. Müşriklere dahil olmayan hanifler peygamberimiz döneminde de Resulullaha tabi oldular. Hayatlarını fanilikten arınmış bir ilahi kudrete, Kurana dayandırdılar. Tevhid bilinci ve şuuru ile yaşadılar. Günümüzdede bu yapı hamd olsun ki devam etmektedir.
Kuransızlaşmış bir islami yapının doğurduğı hassas neticeleri bu kadar düşünmüşken, mümkününü ve de olması gerekenleride muhakak değerlendirmek gerekmektedir.
Şüphesiz Kurani düşünen her hak kulu birer uyarıcıdır. Kuransızlaşmanın doğurduğu hizpler, fırkalar malum şekli ile islami yapıyı hızla hristiyanlaşma yoluna sürüklemektedir. Bu bağlamda ortaya atılan "ılımlı islam" ve benzeri fikirler de bu düşünceyi tasdik eder görünmekte. Çözüm nedir, halka HAKKI kuran ile anlatmak.
Rahman ve Rahim olan Allahı insanlara buyruğu ile anlatmak. Buyruğun gerekliliklerini ve ilkesizleşmiş aldatıcı maskeleri düşürmek.
Aldatıcılar kıyamete kadar bilinçsizce görevlerini devam ettireceklerdir. Bu bağlamda iş aldanmışları kurana çevirmek olsa gerek
Eren Erdem
Labels: Eren Erdem, İnanç Konuları