Kuran'da Bilimsel Veriler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kuran'da Bilimsel Veriler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İnsana ait olan tek kavramın “akıl” olduğundan yol çıkarak aklın çalışmasını, işletilmesini üzerinde düşünebiliriz. Genel olarak “akıl” ve “zeka” kavramları karıştırıldığından öncelikle bu kavramlar üzerinde biraz duralım.

Sıklıkla düştüğümüz bir yanılgı duyular denilince beş duyu organını ve beş duyuyu hatırlamamızdır. Duyma, görme, koklama, tatma, dokunma olarak saydığımız duyularda bir önceki yazımızda olduğu gibi varlıklar üzerinden hareketle bakacak olursak yine insana ait bir tek özellikle karşılaşıyoruz.

Beş dışsal duyunun anlamlı olabilmesi için beş tanede içsel olgu vardır.

1. Ortak algı: Dış dünyadan gelen algılar eş zamanlı ya da ortak olarak işlenir. Bir kişi ile konuştuğunuz zaman sesini duymanızdan bir kaç dakika sonra görüntüsünü alsaydınız veya dokunmanızdan bir kaç dakika sonra sıcaklık, yumuşaklık hissini alsaydınız durum karmaşaya dönüşebilirdi.

2. Algılar deposu: Dış dünyadan alınan verilerin ortak algılanmasının sonucu olarak veriler bir depoda tutulurlar. Bu depoda elmanın rengi, tadı, kokusu gibi algıların temel özellikleri saklanır. Bu depo olmasaydı bir arkadaşınıza elmayı anlatırken her defasında elinizde bir elma bulundurmanız gerekecekti.

3. İlişki kurma merkezi: Dışarıdan yeni veriler geldikçe önceki verilerle ilişki kurularak bilgi artımı için böyle bir mekanizma bulunur. Bu mekanizma olmasaydı; daha önce tanıştığınız bir insanın adını, boyunu, sesini, daha önce konuştuklarınızı o kişi ile tekrar karşılaştığınızda bilmiyor ya da ilişki kuramıyor olurdunuz. Bu mekanizma sayesinde veriler birbiri ile ilişkilendirilerek anlamlandırılır.

4. Bellek: Önceki üç algının ardışık işlenmesi ile oluşan verilerin saklandığı mekanizmadır. Artımlı olarak gelişen bu birim sayesinde canlılar yaşamı devam ettirerek gelişim gösterirler.

Beş dışsal duyunun yanında dört içsel olgunun toplamına “ZEKA” deriz. Bu dokuz özellikte hayvansal özelliklerdir.

Hayvanlar koku alır, tat alır, duyar, görür, tecrübe edinirler, tanırlar, öğrenirler, ilişki kurarlar ve bilgilerini birbirlerine aktarırlar…

Köpekler sahiplerini tanırlar, komutlar öğrenirler, hafızalarında tutarlar… Fareler edindikleri bilgileri birbirlerine aktararak nesillerin artımlı bilgiye sahip olmasını sağlarlar…

Evet, bu özelliklerin hiçbiri maalesef ize ait değil… İnsanı tanımlamak için yine ek bir maddeye ihtiyaç duyuyoruz.


5. İşlemci: Kendisinden önceki dört algının "bilinç" boyutunda şekillenmesini sağlayan birimdir. Bu birimin insan faktörünü belirlemesinden dolayı önem taşır.

İşlemci birimi insana özgü bir algı olarak karşımıza çıkıyor. Bunu anlatmak için şöyle bir açılım yapabiliriz.


Zeka sonucu elde edilen verilerin işlemci kanalı ile "AKIL" ilişkisine sokulması "düşünce" ile sonuçlanır. Düşünce içerik olarak bir "değer yargısı" üretir. Buda insanın ahlak, doğru-yanlış, inanış, reddediş gibi özelliklerinin üretimi demektir.

Bu noktada sorulması gereken doğru soru şu olabilir;

“İşlemci aracılığı ile veriler akla iletilmeseydi akıl bilebilir miydi? Bilebilseydi ne bilebilirdi?”

İşlemcinin ileteceği bir şey yokken yani akıl "tek başınayken" bilebileceği "TEK" bir şey olacaktı.
KENDİ VARLIĞI!

Evet, aklın tek başına iken bilebileceği tek şey kendi varlığıdır ve varlık dilinin ilk cümlesi bu şekilde kurulmuş olur.

"BİR VAR"
Aklın kendi başına üreteceği tek yargı olan bu cümle ne vecizdir ki iki sözcükten oluşur ve kendisinin varlık sebebini / var edicisini de belirtir. Tüm insanlık kavramlarının temeli de bu iki sözcükle açıklanabilir. Yani "bir" ve "var" sözcüklerini aklınıza gelebilecek soyut/somut her şey için kullanabilirken bu iki sözcük dışındaki sözcükler için geçerli değildir.

Bana göre Rahman'ın insana ruhundan üflemesi "bir ve var" kavramlarını yani aklı ifade ederken O'ndan kavranan kelimeler ise "akıl dilinin grameridir."

Düşünün ki insan sahip olduğu en önemli özelliği "BİR"in "VAR"lığını koşulsuz ve tartışmasız bildirip duruyor. (ister istemez edilen secde) Bunun yanı sıra "akıl dili" yani düşünce ile ayrılmayı veya doğru yol üzerinde kalmayı uyguluyor.

Vaktinizi daha uzun almamak adına bu konunun devamında konuşulması gerektiğini düşündüğüm "İnsan ne olduğu ve neden yaratıldığına? bakması" konusunu başka bir zamana bırakmak istiyorum.

Arif Aydoğmuş

Konuya girmeden önce şunu belirtmek istiyorum. Kendi felsefemi tek cümle ile özetlemem istenirse bunu Hegel'in şu sözü ile ifade ediyorum. "Efsaneler varlığa soru sormakla aşılabilir; soru sormak aklın dindarlığıdır."

Üzerinde çok fazla konuşabileceğimiz yeterince büyük bir evrende yaşıyoruz. Evreni aklımızla anlayabileceğimiz konusunda ikimizde kuşkusuz aynı düşüncedeyiz. İnsan olarak kendi bakışımızın dışına çıkıp başka bir gözle bakmayı henüz beceremiyoruz. Bu nedenle şuanda yapabildiğimiz en mükemmel yaklaşım tarafsızlığı mümkün olduğu kadar koruyarak kendi aklımızla değerlendirmektir. Akıl insanı diğer türlerden ayıran en önemli özelliktir. Daha doğrusu insani olan tek özelliktir. Üzerinde konuştuğumuz din olsun bilim olsun tüm olgular evrensel değil insanidir. Çünkü evreni kendi bakışımız dışından görme olanağına sahip değiliz. Matematik ve fiziğin evrensel olgular olduğunu iddia etmemizde yine çıkarımsal aklın bir sonucudur. Bunları bilimi reddetmek için değil aksine bilimin ana ilkesi olan tarafsızlık ve doğruluk adına söylüyorum.

Gerçektende objektif bir gözle değerlendirecek olursak fiziği ve matematiği evrensel hali ile değil insani hali ile değerlendiriyoruz. Çünkü evrenin kendisi zaten fiziğin matematiğin gerçek ve uygulamalı halidir. Biz ancak evrensel olan gerçek bilgileri matematik ve fizik olarak insani dile çevirebiliyoruz. Yani varlığı "varlığın kendi dili" ile değil insani dil ile değerlendirmekten başka yöntemimiz olmadığı halde insani dili evrensel ve tek gerçek olarak öne sürmek evrensellik ilkesi ile çelişmektedir. Ve insanı özel kabul etmenin en açık göstergesidir. Evrende insan dışında hiç bir şey itiraz etmez, her şey kendi varlığının gereğini yok oluşuna kadar sürekli devam ettirir.



  • Evrensel bilgiler, bir din inanırı olsun ya da olmasın aklını kullanabilen her insana açıktır.

  • Evren, varlığa ilişkin tüm bilgileri içerir.

  • Evren, kendisinde en küçük bir kuşku ve çelişki olmayan tutarlı ve benzerlikler doludur.

  • Evren, tüm insanlığa herhangi bir elçi olmadan dahi klavuzluk edebilecek, anlaşılması için sadece akıl kullanmanın yettiği geniş perspektifli bir bilgi kümesidir.

  • Evren, tarafsızlığı ve doğruluğu ilke edinen her birey için yönlendirici özelliğe sahiptir. Bu rehberlik özelliği ile gerçeklere ulaşılmasını sağlar.


Yukarıda maddeler halinde verdiğim özelliklere sanırım hiç birimizin itirazı yoktur. Belirttiğim bu maddeleri aslında tamamen Kuran ayetlerinden aldım. Kuran'ı tarafsız bir gözle inceleyen biri olarak gördüğüm tablo budur. Kuran'ı önyargısız olarak incelemeye başladıktan sonra yüzlerce çeviri hatası yapıldığını, yorumların Kuran metni gibi sunulduğunu farkettim ve Kuran'ı orijinalinden incelemeye başladım. Bu incelemelerin devamında farkettiğim en şaşırtıcı bilgi ise Kuran'ın sizi kendisinden sürekli itmesidir. Evet, benim düşünceme göre Kuran, siz onu okudukça sizi başka bir kitaba itiyor. İttiği bu kitabı ise El-Kitap olarak tanımlıyor. Ve Kuran kendisinin El-Kitap'ın sadece küçük bir bölümünü olduğunu, El-Kitap'ın bir bölümünü açıklamak için geldiğini söylüyor. Yukarıda saydığım maddelerin hepsini El-Kitap'ın özelliği olarak veriyor. Ve Kuran;



  • Geldiği toplumun ve insanlığın büyük bir kısmının El-Kitap'ı arkalarına attığını

  • El-Kitap'tan olmadığı halde ondanmış gibi yazılanların hatalı olduğunu

  • El-Kitap'tan ayrılanların sapkınlığa düştüğünü,


bildirmek üzere geldiğini söylüyor. Kuran El-Kitap tanımı ile "evren kitabını" vurguluyor. Tam olarak sizin, benim ve bu gruptaki herkesinde iddia ettiği gibi; dinlerin yozlaştırılmış, afyonlaştırılmış, temelsiz uydurma savlara dayandığını, gerçeklerin El-Kitap'ta yani evren kitabında olduğunu özellikle ve defalarca belirtiyor ve sizi ona doğru itiyor. Bu konu ile ilgili çok geniş bir çalışmam hala da devam ediyor. Bu çalışmanın değiştirdiğim giriş kısmını aşağıya alıntılıyorum. Lütfen çalışmayı din kategorisinde değil, kitaplıktan alınmış herhangi bir kitabın incelenmesi olarak değerlendirin. Sevgiyle... El-KİTAP ve HİKMET KİTAPLARI


Geleneksel İslam anlayışına göre peygamberler aracılığı ile gelen Kuran, Tevrat, İncil ve Zebur olmak üzere dört büyük kitap vardır. Kuran dışındaki kaynaklara ilgi göstermeyen müslümanlar dahi bu düşünceyi sorgulamaz ve olduğu gibi kabul ederler. Oysa konu Kuran'dan incelendiğinde dört kitabın dışında da dine kaynaklık eden kitaplar olduğunu görüyoruz. Öyle ki bunlardan özellikle iki kitap kutsal kitapların da kaynağını oluşturan ve tüm insanlara elçi olmaksızın açık olan kitaplardır. El-Kitap ve Hikmet olarak anılan bu iki kitap istisnasız tüm peygamberlere verilmiş olup Tevrat, İncil, Zebur, Kuran gibi kitaplar bu iki kitabın açıklayıcısıdır.


3/81 - Allah peygamberlerden şöyle söz almıştı: "Size Kitap ve Hikmet vereceğim. Daha sonra, beraberinizdekileri doğrulayan bir elçi geldiğinde ona inanacak ve onu destekleyeceksiniz. [...]


Dikkatinizi çekeceği gibi tüm peygamberlere Kitap ve Hikmet adında iki kitap verilmiş ve peygamberler yanlarında olan bu iki kitabı doğrulayan bir elçiyi destekleme sözü vermişlerdir. Geleneksel bilgilerin etkisinden arınmayan bir çok müslüman ayette bahsedilen Kitab'ın peygamberler için ayrı ayrı kitaplar olduğunu ve Hikmet'in ise peygamberlerin davranış ve sözleri olduğunu düşünmüşlerdir. Oysa ayette tüm peygamberlere seslenilmiş ve kitap sözcüğü tekil olarak kullanılmıştır. Sözün devamında gelen "beraberinizdekileri doğrulayan" ifadeside anlamı güçlendirmektedir. El-Kitap ve Hikmet'in Tevrat, İncil, Zebur, Kuran gibi kitaplardan farklı olduğunu açıkça bildiren ayetlere bakalım.


3/48 - Ona Kitap'ı, Hikmet'i, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek.


5/110 - Allah, "Ey Meryem oğlu İsa sana ve annene olan nimetimi an" demişti, "Seni Ruh-ul Kudüs ile desteklemiştim; beşikte ve yetişkin iken insanlarla konuşuyordun; sana Kitap'ı, Hikmet'i, Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim. [...]


19/30 - "Ben Allah'ın bir kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber kıldı," dedi.


İsa Peygamber'in doğar doğmaz beşikte kendisine kitap verildiğini söylemesi doğru anlaşılamamış ve bu kitabın kendisine ileride verilecek İncil olduğu düşünülmüştür. Oysa ayetin Arapça metninde El-Kitap ifadesi kullanılmıştır. "El" ifadesi ingilizcede ki "The" sözcüğü gibi önüne geldiği sözcüğe belirlilik ifadesi katar. Örneğin genel olarak kitaplardan bahsederken "book" ifadesini kullanırsınız, belirli bir kitap "The Book" ifadesi ile adlandırılır. Kuran'da da bu özelleştirme söz konusudur. "El-Kitap" ifadesi belirli ve tek bir kitabın adı olarak, Ali İmran Suresi 81. ayette incelediğimiz "Kitap'ı" vurgulamaktadır.


El-Kitap Nedir?



  • El-Kitap, müslüman olsun ya da olmasın aklını kullanabilen her insana açık olan bir kitaptır.

  • El-Kitap, evrensel olan bilimsel bilgilerde dahil olmak üzere varlığa ilişkin tüm bilgileri içeren kitaptır.

  • El-Kitap, kendisinde en küçük bir kuşku ve çelişki olmayan tutarlı ve benzeşik bir kitaptır.

  • El-Kitap, tüm insanlığa herhangi bir elçi olmadan dahi klavuzluk edebilecek, okunması için sadece akıl kullanmanın yettiği geniş perspektifli bir kitaptır.

  • El-Kitap, tarafsızlığı ve doğruluğu ilke edinen her birey için yönlendirici özelliğe sahiptir ve bu rehberlik özelliği ile evrensel verilerle gerçeklere ulaşılmasını sağlar.


Bu nedenledir ki, Kuran, El-Kitap'ın bilimsel ve evrensel bilgilerine tanık olanları "El-Kitap Ehli" olarak niteler. Peygamberler aracılığı ile El-Kitap'a ulaşan insanları Kuran, "El-Kitap Verilenler" (Utul Kitap) olarak nitelemektedir. El-Kitap Ehli ve El-Kitap Verilenler kavramları daha detaylı bir inceleme yazımıza bırakıyoruz.


El-Kitap Allah katında olup korunan ana kitaptır. Diğer tüm kitaplar El-Kitap'ın açıklayıcısı ve onun bir bölümüdür.


2/113 - Yahudiler: "Hıristiyanlar hiçbir şey üzerinde değil." dediler.Hıristiyanlar da: "Yahudiler hiçbir şey üzerinde değil." dediler.Oysa hepsi El-Kitap'ı okuyorlar.[...]


10/37 - Bu Kur'an, Allah'tan başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş değildir. Ancak bu, önündekileri doğrulayan ve El-Kitab'ı ayrıntılı olarak açıklayandır. Bunda hiç şüphe yoktur, alemlerin Rabbindendir.


15/1 - Elif, Lam, Ra. Bunlar, El-Kitap'ın ve apaçık olan Kur'an'ın ayetleridir.


13/1 - Elif, Lam, Mim, Ra. Bunlar El-Kitap'ın ayetleridir. Ve sana Rabbinden indirilen haktır. Ancak insanların çoğu iman etmezler.


10/94 - Sana indirdiğimiz hakkında bir kuşkun varsa, El-Kitabı senden önce okumuş olanlara sor. Sana Rabbinden gerçek gelmiş bulunuyor. Şüphecilerden olma.


2/151 Nitekim size aranızdan bir resul göndermişiz; size ayetlerimizi okuyor, sizi temizleyip arıtıyor, size El-Kitap'ı ve Hikmet'i öğretiyor, size, daha önce bilmediklerinizi belletiyor.


43/2 - Apaçık El-Kitab'a andolsun;


43/3 - Anlamanız için onu yüksek dile sahip bir Kuran yaptık.


43/4 - O, üstün, bilge, çağdaş olan ana El-Kitap'tandır.


Buraya kadar incelediğimiz ayetlerden anlaşılacağı üzere peygamberlere El-Kitap ile birlikte Hikmet'te verilmişti. Kuran, Tevrat ve İncil El-Kitap'tan farklı, onu açıklayan ve ondan olan bölümlerdir.


Arif Aydoğmuş

Kuran'dan mealen:

-- Göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez Allah'a secde ederler. Gölgeleri de sabah akşam (uzanıp kısalarak O'na secde etmektedir.) 13/15
-- Güneş de, ay da bir hesap iledir. 55/5
-- Necm (yıldızlar, bitkiler) ve ağaçlar (Allah'a) secde etmektedirler. 55/6

Görüldüğü gibi, göklerde ve yerde bulunanların hepsinin ister istemez Allah'a secde ettikleri Kuran'da açıkça belirtilmiştir. Bunun bir yıldız, bir gezegen veya bir insan olması arasında fark yoktur; bu bir genel kural olarak geçerlidir. Şimdi akla şöyle bir soru gelebilir. Madem ki her şey Allah'a secde etmektedir, o zaman herkes iyimidir? Kuran'da istemeyerek secde edenlerin secdeleri amel yönünden yok sayılarak makbul olmadığı belirtilmiştir. Şöyle ki; Kuran'dan mealen:


-- Görmedin mi ki, muhakkak Allah'a göklerde olanlar da ve yerde olanlar da ve güneş, ay, yıldızlar da ve dağlar, ve bütün hayvanat da ve insanlardan bir çoğu da secde ederler. Ve birçokları da vardır ki, onun üzerine de azap hak olmuştur ve kimi ki, Allah bedbahtlığa düşürürse artık onu saadete erdirecek bir kimse yoktur. Şüphesiz ki, Allah dilediğini işler. 22/18

Secde olayı başın bir satıh üzerine eğilerek, alnın o satıh üzerine değdirilmesi olayıdır. Örneğin: Namazda alnın yere değdirilmesi secde ol
ayıdır. Alın yere getirilmeden yalnız bel bükülürse bu ruku olayıdır. Veya yerde yatan bir kimse alnını yere doğru uzatarak yere koyarsa secde etmiş olur. Sabah ve akşam gölgelerin uzaması ve kısalmasının secde sayılması gibi. Bundan da anlıyoruz ki secde de ana esas bir yaratığın başını bir satha doğru bükerek, alnını o satıh üzerine değdirmesidir. Bu da çeşitli şekillerde yapılabilir. Şimdi bundan hareketle Dünya, Güneş, Ay, Gezegenler ve Yıldızların böyle bir secde hareketinin olup olmadığına bakalım, zira Kuran'da bunların secde ettikleri açıkça belirtilmiştir.
Konumuza ilk önce Dünya'yı ele alarak başlayacak olursak, bilindiği gibi Dünya uzayda bir noktada sabit olmayıp hareket halindedir. En meşhur hareketleri, kendi etrafında ve Güneşin etrafında yapmış olduğu dönme hareketleridir. Fakat bu iki hareketten başka daha birçok hareketi vardır. Ay'ın çekim gücünün te
siriyle yapmış olduğu Salınım hareketi. Prezisyon olarak isimlendirilen Topaç hareketi. Nütasyon olarak isimlendirilen Sallanma hareketi, Güneş'le birlikte yapmış olduğu, Güneş'in yörüngesi üzerindeki hareketi v.s. Gibi. Bu hareketlerin içinde öyle bir tanesi var ki Dünya bu hareketiyle baş eğerek secde etmektedir. Bunu izah ettiğimde secde hareketi olduğu açıkça görülecektir. Şöyle ki:
Dünya'nın dönme ekseninin yörünge düzlemine bu gün için dik olmayıp yaklaşık 23,5 derece eğik olduğu bilinen bir husustur. Bak şekil 1

Şekil 1


İşi ilginç kılan, bu eğimin sabit olmayıp değişken olduğudur. Bu açının 100 yıllık bir sürede değişimi ise şöyle veriliyor:

BAŞI EĞİK DÜNYA

ARZIN (DÜNYA) YÖRÜNGEDE
YILLARA GÖRE DEĞİŞEN EĞİM AÇISI
----------- ---------------------------------
1990 23 derece 27 dakika 8,26 saniye
1910 23 derece 27 dakika 3,58 saniye
1920 23 derece 26 dakika 58,89 saniye
1930 23 derece 26 dakika 54,21 saniye
--- ------------------------------------------
1970 23 derece 26 dakika 35,47 saniye
1980 23 derece 26 dakika 30,78 saniye
1990 23 derece 26 dakika 26,10 saniye
2000 23 derece 26 dakika 21,46 saniye

( Veriler için bak: Uzay ve Dünya, Taşkın TUNA Yeni Asya Yayınları B.1982 S.95)

"670 sayfalık The Flammantion Book of Astronomy (London:George Allen and Unwin Ltd.) kitabının 50. Sayfasında Milâttan sonraki 9. Asırda (Hz. Peygamberden 300 sene sonra Arap astronomi âlimlerince Dünyanın yörünge düzlemi ile yaptığı açının 23 derece 35 dakika olarak hesaplandığı yazılıdır. İçinde bulunduğumuz 1980'li yıllarda bu değer 23 derece 26 dakika 30,78 saniye olarak ölçülmektedir. Astronomi ile yakından ilgili uzmanların belirttiğine göre, bu açının her asırda 47 saniye kadar küçüldüğü görülmektedir. Daha değişik bir ifade ile her 128 yılda bir, bir dakikalık açı kadar azalma söz konusudur. Arzın yörünge düzlemi ile yaptığı bu açıya uzay fiziğinde obliquity ismi verilir. Eğer önümüzdeki asırlarda da bu açının değeri gittikçe azalacak olursa Dünya'mızın eğik başı yavaş yavaş doğrulacak ve bu açı sonunda sıfır değerine ulaşacak... O zaman ne mi olacak? Hiç. Sadece mevsimler ortadan kalkacak! (Uzay ve Dünya, Taşkın TUNA Yeni Asya Yayınları B.1982 S.96)

Verileri esas alarak şöylece hesap yapacak olursak:

1980 23 derece 26 dakika 30,78 saniye
1990 23 derece 26 dakika 26,10 saniye
_______________________________
FARK 0 derece 0 dakika 4,68 saniye

On yılda 4,68 saniyelik açı azalması oluşmuş olur; yüz yılda 4,68 x 10 = 46,8 saniyelik saniyelik açı azalması meydana gelmiş olur. 60 saniyelik yani bir dakikalık açı azalması için geçmesi gereken süre :

46,80 saniyelik açı azalması 100 yılda oluşursa
60,00 saniyelik açı azalması X yılda oluşur?
D.O.

60,00 x 100 : 46,80 =
128,20 yılda oluşur, yani yaklaşık her 128 yılda bir, bir dakikalık açı azalması olacağı hesabıyla, derece ve dakikaları esas aldığımız da, dönme ekseninin yörünge düzlemine dik olması için geçmesi gereken süre:

Dünya'mızın 1990 yılın da eksen el konumu:
23 derece 26 dakika 26,10 saniye 10 saniyeleri dikkate almayarak şöylece hesap yapabiliriz:

26 dakika için= 26 dakika X 128 yıl = 3.328.- yıl da
23 derece için= 23 X 60 X 128 = 176.640.- yıl da
TOPLAM 179.968.- yıl da eksen dik olur.

Açının sıfır olduğu bu konumda mevsimler ortadan kalkmış ve ekvator düzlemi yörünge düzlemine paralel olmuş olur. Anlaşılan odur ki hareket bu konumda durmayıp dünya ve gök durdukça yönünü değiştirmeden devam edecektir zira bilindiği gibi uzay cisimlerinde hareketler bir sarkacın hareketleri gibi iki yönlü olmayıp tek yönlüdürler. Örneğin: Dünya'nın Güneş yörüngesinde ki hareketi ile ayın dünya yörüngesinde ki hareketi bu şekildedir, ayrıca dünyanın kendi etrafında yapmış olduğu günlük dönüş hareketi yine tek yönlüdür, bundan da dünyanın dönme ekseninin yörünge düzlemine göre yapmış olduğu hareketin dairesel ve tek yönlü olması gerektiği açıktır. Böylece Dünya kutupları bir çember üzerinde olmak üzere bu çemberi kat eden 360 derecelik bir dairesel harekete sahip olması icap eder. Bu hareketi de süresi, yani tam bir dönüş hareketi yapması için geçmesi gereken süre :

360 X 60 X 128 = 2.764.800.- Yıl olarak hesaplanır. Bu gün için Dünya'nın eksen el eğikliği 23 derece 26 dakika kadardır. Bu eğikliğin doksan derece olduğu yani güney kutbunun güneşe tam dik ve kuzey kutbunun da tam zıt tarafta olduğu zamandan bu güne kadar kaç yıl geçmiştir? Bunu hesaplayacak olursak:

89 derece 60 saniye güneşe dik konum
23 derece 26 saniye bu günkü konumu
__
_____________________________________
66 derece 34 saniye, bu güne kadar geçmiş olan derece ve dakika farkı. Bu da zaman suresi olarak:

66 derce.x 60 dakika. x 128 yıl = 506.880.- Yıl dereceler için.
34 dakika x 128 yıl = 4.352.- Yıl dakikalar için
TOPLAM 511.232.- Yıl geçtiğini buluruz.

İşte bu konum bana göre dünyanın tam secde halidir. Zira biz secde ettiğimizde, örneğin bel kemerimizi ekvator çemberi gibi düşünürsek bunun yer düzlemiyle 90 derecelik açı yapma konumunda alnımızı düzlem sathına değdirdiğimizde secde yapmış oluruz, bu konumda da başımızın tepe noktası tepe noktası kıble yönüne tam dik olmuş olur. Dünya'nın da ekvator düzleminin yörüngesi düzlemine 90 derecelik açı yaptığı konum başının tepe noktasını teşkil eden kutuplarından herhangi bir tanesinin güneşe tam dik olduğu ve düzlemiyle çakıştığı konumu teşkil eder (şekil 3). Bundan da yörünge düzlemini bizim ayak bastığımız yer gibi düşünürsek dünyanın secde hali açıkça ortaya çıkar. Ayrıca nasıl ki kendimiz secde ettiğimizde bütün bedenimiz ve üzerimizde bulunan saç v.s. gibi her şey secde ediyorsa, dünyada secde ettiğinde de kendisiyle birlikte üzerinde ve içerisinde barındırdığı insanlar, ağaçlar, dağlar ve her şey ister canlı olsun, isterse cansız olsun ister istemez secde etmiş olur. Bu hareket yalnız Dünya'ya ait olmayıp Güneş sistemindeki diğer gezegenler tarafından da yapılmaktadır. Gezegenlerin bu günkü eksen al konumları incelendiğinde bunun böyle olduğu kolayca anlaşılır.

Fereç Hüdür

Aslında yazımda doğrudan olmasa da cevap vermiştim. Din demek bana göre "ilke" demektir. Din'i ilke olarak düşündüğümüzde her insanın bir dini olmasında sakınca yoktur. Her insanın yaşam ilkeleri farkılıdır. Ortak ilkeler olması gayet normaldir ve sakıncası yoktur. Önemli olan nokta, ortak yaşam ilkelerini mecburi kabul edilmesi gereken ilkeler olarak sunmamaktır. Bugün Gelenksel İslam'ın, Yahudiliğin, Bahailik'in, Budizm'in, Ateizm'in, Deisizm'in en büyük handikapı budur. Din olgusu ortak ilkelere sahip insanlar tarafından sömürülmüş ve bağlamından koparılmıştır. Din olgusu kesinlikle grupsal veya toplumsal değildir, olamaz. Din bireyseldir. Bireylerin kendi ilkeleridir. Din'in gerçek anlamı budur ve bu anlamda düşündüğümüzde şuanda yeryüzünde "DİN" olarak varolan tüm inanışlar afyondur, gerçek dışıdır. Olması gereken dini gerçek anlamına tekrar kavuşturmak ve bireye indirgemektir.

Bireysel olan din olgusunun genelleştirilmeye çalışılması tarih boyunca insanlığın başına bela olmuş ve yoktan sebepler üretilerek küresel savaşlara dahi neden olmuştur. Bugün geleneksel din inanışındaki bu çarpıklığı farkeden akıllı insanlar dışlanmış, suçlanmış ve hoşgörülmüştür. Bu tutum karşısında benzer düşünceleri paylaşan aynı akıllı insanlar ise kendi ortak ilkelerini maalesef geleneksel dinlerden farklı olmayan şekillerde bayraklaştırmışlardır.

Ateism inanışının şartları vardır. Yaratıcı bir tanrıyı kabul etmemek ilksel bir şarttır.

Deism inanışının şartları vardır. Yaratıcı yok çıkarımınının dışında ateismle neredeyse aynı mutlak şartlara sahiptir.

Geleneksel İslamın şartları vardır. Tek ve evrene müdahale eden bir yaratıcıya inanmak ilk şarttır.

Yahudilik'in şartları vardır. Tek ve evrene müdahale eden bir yaratıcıya inanmak ilk şarttır.
vd...

Bu veya diğer inanışlardan herhangi birini seçtiğiniz zaman karşınıza bir takım ilkeler çıkarılır. Bu ilkeleri koşulsuz kabul ettiğiniz taktirde bu inanışa sahip olursunuz. Aksi halde istediğiniz kadar söyleyin kabul görmezsiniz. İstediğiniz kadar ateist olduğunuzu söyleyin Tanrı vardır dediğiniz anda hiç bir ateis sizi ateist olarak nitelemez. İstediğiniz kadar deist olduğunuzu söyleyin Kuran inanırıyım dediğiniz anda hiç bir deist sizi deist olarak nitelemez. İstediğiniz kadar müslüman olduğunuzu söyleyin Kuran'ı tartışırım dediğiniz anda hiç bir müslüman sizi müslüman olarak nitelemez. İstediğiniz kadar hristiyan olduğunuzu söyleyin Kuran'ı kabul ettiğiniz anda hiç bir hristiyan sizi hristiyan olarak nitelemez. vd...

Şimdi ben söylüyorum.


  1. Tanrı vardır.

  2. Evrene sürekli olarak müdahale eder.

  3. Kuran'ı incelerim ve tartışırım.

  4. Kuran'a inanırım.

  5. Kendime ait ilkelerim var.

Bu düşüncelerime göre ben neyim sizce?

Ateist, deist, müslüman, hristiyan, yahudi, budist, pagan vs. olamayacağım gibi dinsizde olamıyorum... Peki ya ??? Benden duymak istedikleriniz bu kadar.
Şimdi gelelim benim sizden duymak istediklerime. :-)

Tartışma Kuran merkezinden hareketle dinler eksenine yürüdüğü için bende bu yönden hareket edeceğim.

Kuran kendisinden önceki kaynakların gerçekleri saptırdığını, değişimler yapıldığını ve gerçeklerden uzaklaşıldığını iddia ediyor.
Örneğin,

  • mevcut İncil'in ve inanırlarının en başta İsa ve Meryem'i tanrısal dereceye yükseltmelerinin ve daha bir çok inanışın hatalı olduğunu ve gerçekleri saptırdıklarını,

  • mevcut Tevrat'ın ve inanırlarının Tanrı'nın vaadleri başta olmak üere bir çok inanışın hatalı olduğunu ve gerçekleri saptırdığını,

  • Sümerler, Akkadlar, Mısırlılar vs. eski uygarlıkların gerçekleri saptırarak başta putlaştırma olmak üzere gerçeklerden uzaklaştıklarını iddia ediyor.

Bugünki metafiziksel inanışları kabul etmeyen ateism, deism gibi kaynaklarda Kuran'ın söylediklerine Kuran'ın kendisinide dahil edip ruhçu din inanışının baştan aşağı hatalı olduğunu ve evrensel gerçeklerden sapıldığını iddia ediyor.

Kuran iddialarına delil olarak Tanrı'yı gösteriyor.
Ateism veya deism iddialarına delil olarak evrensel verileri gösteriyor.

Şimdi soruyorum, evrenle konuşanımız mı var? Matematik, fizik gibi insani bilgilere bakarak Evrenin, "dinler saçmadır dediğini" hangi akıllı iddia edebilir? Tamamen tarafsız ve samimi olarak düşünelim lütfen.

Tanrı insanla konuşur mu? Peygamber olduğunu söyleyen insanları, ruhçulukla itham edecek ve buna delil olarak evren ve evrensel veriler gösterilecek ve tüm bunlar evrensel bilgilerden alınırken evren insanla konuşacak, bilim adamlarınca açıklanacak?


GELENEKSEL DİNLER
Tek tanrı
Vahiy
Ölüm yok oluş değil ölümden sonrada bir yaşam var
Yer gök bitişik idi
Yaratılışa sudan başlanmıştır.
Tanrı katında ayların sayısı 12 dir
İnsanlar arasından elçiler, öncüler seçilmiştir. (Muhammed, İsa, İbrahim, Şuayb, Davud vb.)
Tanrı insanlarla üç şekilde konuşur * Perde arkasından * Vahyederek * Elçisi ile mesajını göndererek
Aklını kullanmayan Tanrı'ya ulaşamaz
Tanrı kendi lisanı ile konuşur insanlık lisanı ve elçilerle mesajını bildirir
TANRIYA İNANMAYANLAR CAHİLLERDİR
MODERN DİNLER (BİLİMCİ)
Tek evren
Evrensel dil, keşifler
Hiçbir enerji kaybolmaz ancak başka bir enerjiye dönüşür.
Big-bang sonucu dağılım
Evrim ilk olarak sudan başlamıştır
12 evreli güneş takvimi yeryüzü olayları için en ideal takvimdir.
İnsanlar arasında öncüler, bilgeler vardır. (Aristotales, Hegel, Kant, Kepler, Erdös, Einstein vd.)
Evrensel bilgiye üç şekilde ulaşılır * İşlem * Gözlem * Deney
Aklını kullanmayan evrensel bilgilere ulaşamaz
Evrenin kendi lisanı vardır matematik, fizik dili ile bilimadamlarınca iletilir.
EVRENSEL VERİLERE İNANMAYANALAR CAHİLLERDİR

Geleneksel dinlerle ateism veya deismin ne kadarda birbirine benzediğini objektif ve samimi olarak kaç kişi söyleyebiliyor?

Hazin bir gerçek var,

---- Geleneksel dinler insanlara "Siz tanrıyı kendi kendinize bulamazsınız alın size tomar tomar kitaplar ve ruhbanlar " der ve ruhbanlar yüceltilirken diğer insanlar onlar adına tartışmalara ve hatta savaşlara girerler. (Garibanlar)

---- Bilim insanlara "Siz evreni kendi kendinize anlayamazsınız alın size tomar tomar kitaplar ve bilim adamları" der ve bilim adamı olmak yüceltilirken diğer insanlar onlar adına tartışmalara ve hatta savaşlara girererler. (Garibanlar)

---- Geleneksel dinlerde işin ehli olan ruhbanlar garibanları dikkate almaz kendi aralarındaki tartışmalar daha heyecanlıdır.
---- Bilim dininde işin ehli olan bilim adamları garibanları dikkate almaz kendi aralarındaki tartışmalar daha heyecanlıdır.

İnsanlık iki gruba bu gruplarda kendi aralarında iki gruba bölünmüştür. Her iki grubun iki de ortak yönü vardır.

Her iki gruba göre karşı taraf saçmalamaktadır.
Her iki grubun içerinde de garibanlar ve garipleştirenler vardır. Birde benim gibi ikisinide yaranamayan gasgaripler var ki Tanrı ve Bilim bize yardım etsin. Ben hala ve duraksamadan söylüyorum: "Gelin kendi kendimizi ve inanışlarımızı bayraklaştırmayalım aramızda ortak olan tek gerçekte birleşelim ve birbirimizi asla incitmeyelim." İnsan aklı kadar vardır.

Arif Aydoğmuş